Danışmanlık Projelerinde Yaşadığım İlginç Anlar #2: "Sen kirli bir madensin Emrah, Altın’ı çıkarmamız lazım!"
- Emrah Akbalaban

- 9 saat önce
- 8 dakikada okunur
Giriş
İş hayatım, özellikle PwC’de geçirdiğim yıllar benim için çok özeldi, çok doluydu ve pek öğreticiydi. Bu yılların bir kısmına eşlik eden ve danışmanlığı, mesleğimi gönülden sevmeme vesile olan temel bir rol modelim vardı. Onu biraz anlatmak için başka bir yazı yazarım belki bir gün. Kim olduğunun detaylarına da pek girmeyeceğim şimdi, soyut kalsın. Anlatacağım şey onun bir yaklaşımı üzerine. Taştan altını çıkarmak…
Aldığım ilk Anlamlı Geribildirim
Bir gün bana “sen bir madensin Emrah, ama toprakla da kaplısın, buradan altın çıkarmamız lazım” deyiverdi. İlk aldığım anlamlı gelen geribildirim buydu. Bu tür laflar öyle havaya aforizmalar saçayım da gençler yakalasın edasıyla söylendiğinde yapay kalır, hissedilir. Rol modelim bunu insanın kalbine söylemeyi beceriyordu, öyle ki topluluk içinde de söylese bir tek ikiniz duyuyordunuz. Yani okuduğunuzda klişe zannetmeyiniz. Zannetmezsiniz de zaten. Hepimizin bir yerde bunu duymaya ihtiyacı var. Kendimizi yontmaya ve malzemeden anlayan birilerinin elinde olduğumuza dair sarsılmaz bir inançla kendimizi ateşe, çekice ve suya teslim etmeye...
Evet, dönüşüm için asgari bileşenler; ateş, çekiç ve su. Bunu biraz anlatmak derdindeyim bugün aslında; nasıl oluyorda birini dönüştürmek mümkün oluyor? Bu adamcağızın halleri nasıl oldu da -kimi yerlerde bana rağmen- benim böyle gönlümde yer etti?
Bu geribildirimi verdiği sıralar çalışma, üretme, düşünme, dokunduğu süreçlerde kendince yenilik peşinde koşma enerjisi epey yüksek ama nispeten odağı dağınık biriydim. Yönetim danışmanlığı zamanını iyi yönetmen gereken bir meslek. Senden isteneni istendiği kadar yapma becerisi, en az istenenin ötesinde geçme potansiyeli kadar önemli. Çünkü öngörülen sürelere sadık olmayı bilmen lazım; 2 günlük işi 7 birim kalitede yapmak, kaliteyi 9’a çıkarmak için 5 gün harcamaktan çoğu zaman daha evla. Ben de fıtratım gereği akademik düşünmeyi seven birisiyim; ilgilendiğim bir konunun dimağa iyice sindirilmesi için çapraz okumalar yaparım, araştırırım, sentezlerim, oynarım vs. yani bununla yatıp kalkmayı severim. İş hayatına yeni başlamıştım. Sanıyorum öyle bir halimi sezmiş, görmüş olacaklar ki benim gibi birini dizginlemek istemeleri çok normal.
Bu dizginleme aynı zamanda bir ket vuruş olmamalı ve yaratıcılığı da öldürmemeli ama. Bilirsiniz birine haklı olduğunuz yerde “iyi” ve “yapıcı” bir geribildirim verdiğinizde dahi motivasyonunu kırma ihtimaliniz yüksek. O halde hem o kişinin biraz kendi öğrenmesine alan açılması, biraz da öğrendiklerini sindirmek ve anlamlandırmak için geribildirim almaya teşne bir hale getirilmesi için yoğrulması denklemi bu. Evlat yetiştirirken de öyle değil mi?
Neyse.
Ben bu kelamı ilk işittiğim ana gidip bir “pause” yaptığımda şimdi ne görüyorum. Sarı gün ışıklarının süzüldüğü odasında huzurlu bir öğleden sonrası… Girişte seni karşılayan, Çinden ithal edilmiş sürekli kolunu sallayan kedi figürü odaya yapaylık değil ilginç bir dirilik ve huzur katıyor. Sade bir oda; birkaç iş kitabı etrafta. “Dave Ulrich; İK Yetkinlikleri” o zamanki favorimiz. Söylediklerini toprağın suyu emmesi gibi karşılayışım, bir yandan da yanında gereğinden fazla kalıp vaktini almak istemeyişim… Arada bana da bir şeyler soruşu ama ne dediğimi pek bilmeyişim... Tümüyle ‘orada’ olması onun da; görmesi seni, sorunca söylemeye hazır ama sormanı bekleyen bir ‘kainat’ misali ‘uyanık’ beklemesi, yerinde sakince oturuşu… Bu gösterişsiz, sıradan heybetinin yanı sıra senden bir parça gibi oluşu. Yabancılık hissi yok, tanıdıklık var; “evindeymiş gibi” hissettiren, gürültüsüz ama derin bağ... Kanıtlamaya ihtiyaç duymayan gerçek yakınlıklar gibi. Düşünüyorum; usta - çırak ilişkisi belki budur, böyledir.
Atlamadan, bu vesileyle size de tavsiye ederim; sizin için özel, güzel, tatlı bir ana gidin, sanki oradaymış gibi kendinizi sahneye yeniden koyun ve etrafı görmeye çalışın; o andaki duyumlarınızı araştırın. O anın geçiciliğini ve geçiciliğinin içindeki sonsuzluğunu hissedin…
.
.
.
Usta – Çırak İlişkisine Dair Ara Söz
Anlatıyı bölmek istemem ama usta-çırak ilişkisine ayrıca bakmak, yazmak, daha da açmak niyeti doğdu bu satırları yazarken.
Öğrenme modelleri içinde - ki eğitimlerden öğrenme, kendi kendine kitaplardan & videolardan öğrenme, bil fiil deneyimden öğrenme gibi bir çok tarz var - usta/çırak ilişkisinin atlanmaması gereken bir şey olduğunu sanıyorum. Bunun yalnızca ‘marangozhanede’ değil hayatın her sahasında bir karşılığı var. Çünkü usta-çırak ilişkisi, sadece teknik bir becerinin aktarımı değil; bir zihniyetin, sezginin ve yaşama biçiminin (ethos) sessizce karşı tarafa sızmasıdır diye düşünüyorum. Michael Polanyi’nin meşhur "Anlatabileceğimizden çok daha fazlasını biliriz" sözü burada devreye girer. Eğitimlerde "açık bilgi" (explicit knowledge) verilir; yani kurallar, formüller ve prosedürler. Ancak usta-çırak ilişkisinde asıl olay örtük bilgidir. Yani gerçek uzmanlık “kodlanabilir” (codifiable değildir); yani bir kitaba yazıp birine vererek onu usta yapamazsın.
Yapay Zeka ve “Derin” öğrenmenin Eksik Halkası da belki budur. Yapay zeka (LLM'ler dahil), insanlığın ürettiği tüm “açık bilgiyi” saniyeler içinde tarayabilir. Ancak YZ'nin hala zorlandığı yer, o usta-çırak ilişkisindeki bağlamsal sezgidir. Çünkü derin Öğrenme (deep learning), koca bilgi okyanusu içinde bir nevi “çıraklık” yapar ama sadece veri setindeki kalıpları kopyalar. Bir usta, kuralları çiğnediği için değil, kuralların ötesine geçtiği için ustadır.
Bu transfer sadece yan yana durarak, aynı havayı soluyarak ve ustanın hata yapma lüksünü izleyerek gerçekleşir. Günümüzdeki "hızlı öğrenme" modellerinin (kısa videolar, hızlandırılmış kurslar) ıskaladığı şey tam olarak bu zaman ve temas unsurudur.
Zor Bir Projeye Düştüm
Ah evet, madem öyleyim, değerli bir maden varmış "bende", o halde çıkması lazım onun değil mi, sözde kalmamalı, laf ola beri gele değil.
Bir Cuma günü, akşam saatlerine doğru odasına çağırdı. Pazartesi sabah büyük bir bankaya yapılacak, banka üst yönetiminin katılacağı önemli bir sunumdan bahsetti. Daha önce danışmanlık tecrübemizin de nispeten az olduğu, elde pek hazır doküman vs. bulunmayan, benim kendime adıma da tamamen yabancı olduğum bir konu idi; kurumsal üniversite tasarımı. Bir sürü kaynak yığdı önüme, okunacak makaleler, örnek sunumlar, gazete haberleri, kitaplar, online kaynaklar, benzer işlere dair yurtdışı raporları… Belki 50 – 60 tane…
“Bu hafta sonu bunlara bak, güzel bir sunum hazırlayalım, kurumsal üniversite kurup kurmama kararını onlara verdirelim.”
Böyle dedi.
Aldım.
Elimde dosyalar, belirsizlikle ve heyecanla kalakaldım.
Haftasonum da yanmış, belli şimdiden. Üstelik ailemin yanına gidecektim, bir takım planlar vardı. Her ne ise… Cumartesi oldu. Ben aile evine geldim. Kahvaltıdan sonra açtım dokümanları, okumaya koyuldum. Saatler sürdü elbette, notlar aldım, parçalara böldüm, birleştirdim, kafamda işin eskizi şekillenmeye başladı. Ertesi gün de fazlalıkları temizlendi, toparlandı. 2 gün boyunca çalıştım. Hem kendi çapımda bir seyahat gibi oldu; bilmediğim bir toprakta gezgin gibi dolaştım durdum. Durduğum yerden de mutluydum. İşin sonunda o hafta sonum huzurlu bitti; içimde görevi yapmanın verdiği bir sevinç… Heyecanlıyım ertesi gün için, acaba ne diyecek diye kıpır kıpır içim.
Ertesi gün oldu. Sanıyorum ben sunumu önceki gecen iletmiştim. Sabah 9 civarı saat. Pek kimse yok ofiste. Ben yerimdeyim, bir güncelleme gelecek mi diye bekliyorum. O da odasında. Çıktı sonra. Yanıma geldi. Elini uzattı, elimi sıktı.
Tebrik etti.
Müthişti.
Bu olay benim iş hayatında ilk önemli “başarı” anım olarak kaldı aklımda. Hayatım boyunca bu anlamda tebrik, onay vs. peşinde olan biri olmadım. Mizaç olarak başarı odaklı & rekabetçi biri de pek değilim. “Oldu, yaptım” hissini severim elbette ama beni motive eden esas şey anlamaktır. (Bkz. Ennegram 5) Zihinsel bir faaliyet olarak anlamak değil, sanki tüm varlığında şeylerin nedenini, ne içinini görmek... Anlamak ve bir bina inşa etmek… Bir işi yaparken sadece verilen talimatı yerine getirir gibi değil; o işin neden yapıldığını, köklerini ve sonuçlarını sorgulamak... Yani mesele, bitiş çizgisine herkesten önce varmak değil; o binanın her bir tuğlasının neden orada olduğu bilmek, temelin sarsılmazlığından emin olmak ve yapının kendi içindeki o kusursuz mantığı kavramak... Bu perspektifle bakınca, iş hayatındaki o ilk büyük tebrik aslında dış dünyadan gelen bir 'onay'dan ziyade, benim kendi içindeki “anlama ve kurma” kapasitesinin bir ispatı gibi gelmiş olmalı o an bana… “Evet, bu mekanizmanın çarkını anlıyorum ve artık bu yapı ayakta durabiliyor”. “Anlamak” belli ki benim gibi tipleri sadece “yapan” değil, nüfuz eden bir kıvama da getiriyor.
Evet, bir klik sesi gibiydi duyulan. Ama devamı var.
Odasında sunumun üstünden geçtik. Bana “sen sunmak ister misin?” dedi. "Bunu ancak sen sunabilirsin, ruhunu katmışsın" gibisinden bir sözdü. “Yok” dedim. “Ben hazır hissetmiyorum. Denerim ama… Kem küm… Siz sunun...”
O da üstelemedi. Müşteriye gittik. Sundu. Bazı yerleri yanlış anlattı. Aslında raporda kastettiğim şeyi değil, tam tersini söylerken kendinden nasıl da emindi… O anlarda mideme ağrılar girdi. ”Keşke ben sunsaydım” demedim ama içimden bile... Her şey olduğu gibi çok güzeldi.
Neticede çok iyi geçti sunum. Hedeflenen çıktıya erişildi; müşteri kendisi için iyi olacağına ikna olduğu bir kararı verebildi. Küçük sürçme anları işin sosuydu, tatlı komedisiydi. Zaten kimse ne dendiğine çok da vakıf değildi. Konu belki sunum da değildi; hazırlığın derinliği ve genişliği hiç değildi.
Aslında konu neydi bilmiyorum. Hiç de bilemeyeceğim.
Ustacığım ne anladı, ne anlattı… Diğer insanlar ne anladı, ne anlattı… Ben ne anladım, ne anlatım… Sen anladın, ne anlatacaksın… Bak sana bir sufle vereceğim. Bir hatırlatma kendime de… Bu güzel hayat sahnesinde buluştuk, rollerimizi oynadık, oynuyoruz, kendimizi açığa çıkarıyoruz, kendimizi “insan” etmeye çalışıyoruz. Çabalıyoruz, gayretimiz var. Daha da olsun, olmalı. Gayretten sonra gelen sevinç gözyaşlarımız var, hayal kırıklıklarımız da var, buna vesile olanlar var, buna tanık olanlar var... Görünüşte her şey var, herkes var, olup bitenlerin ardı arkası kesilmiyor. Sürekli bir oluş. Bir yandan da hiçbir şey yok, kimse yok, sen’in dışında, ben’im dışımda… Olan biten hiçbir şey yok! O sen/ben ki aynı boşluğun/hiç’in iki farklı yankısıyız.
Bunu inanarak, hissederek söylüyorum.
Romantik bir metin oluyor gibi. Neden böyle bilmiyorum.
Size de olur mu; bazen bir takım anılar gelir aklınıza. Sonra bir bakarsınız o anıları yaşadığınız mevsim, ay, hatta gündesiniz! Biyolojik saatiniz çalmış.
Baktım ben de, bugün ustacığımın vefat ettiği aydayız. Allah rahmet eylesin. Mekanı nur ala nur olsun.
Tenler gider, canlar ölesi değil…
Ateş, Çekiç ve Su
Yazının başında dönüşüm için asgari bileşenler; ateş, çekiç ve su diye bir kelam etmişim. “Nasıl oluyor da birini dönüştürmek mümkün oluyor?” sorusunu sormuşum.
“Dönüştürmek” dememe bakmayın işte, karşılıklıdır bilirsiniz. İlişkinin mayası tutacak, veren de, alan da rolünü, talebini ve sınırlarını bilecek vs. vs. Ama soruyla kastettiğim şu; dönüşümü mümkün kılan liderlik tutumu ne benzer? O tarz, ya da bu tarz bir liderlik ya da bir metodoloji ezberi değil, tüm dönüşümlerde ortak olan şey ne, bu işin fıtratında ne var? Altın nasıl saflaştırılır?
Ateş, çekiç ve su.
Ateş, dönüşümün “neden”idir. Bir insanı ya da bir yapıyı olduğu halden memnunken değiştiremezsin. Ateş, o kaçınılmaz huzursuzluktur. Konfor alanından çıkıştır. Liderin buradaki rolü ateşi harlamak değil, o ateşi yönetmektir. Çırağın ya da ekibin içindeki potansiyeli eritip akışkan hale getirecek kadar sıcak; ama onları yakıp kül etmeyecek kadar kontrollü bir gerilim yaratmaktır. Ateş, direnci kırar. “Ben buyum” diyen katılığı, “Ben ne olabilirim?” diyen bir akışkanlığa dönüştürür.
Çekiç, müdahalenin ritmik darbeleridir. Gerektiği kadar, gerektiği zaman… Metal bir kez parladığında, yani “anlamaya” ve “değişmeye” hazır olduğunda, sahneye çekiç çıkar. Çekiç, iradedir. Ama bu irade, ezici bir güç değil, yön veren bir dokunuştur. Liderin buradaki rolü gerektiği kadar, gerektiği yere... Fazla darbe metali yorar ve çatlatır; az darbe ise onu şekilsiz bırakır. Çekiç, amaca hizmet etmeyen fazlalıkları döverek ezer ve yapıyı asıl olması gereken forma, o “binaya” yaklaştırır.
Su, sağlamlaştırmak içindir. Pek çok modern liderlik modelinin unuttuğu en kritik aşama budur. Ateşten çıkan ve çekiçle şekillenen ruh, o an çok kırılgandır. Onu hayata hazırlayan şey, suyla buluştuğu o anlık “durma” halidir. Liderin buradaki rolü: “demleme” süresine saygı duymaktır. Öğrenilenlerin, çekilen acıların ve kat edilen yolun içselleştirilmesi için alan açmak... Su, soğuturken sertleştirir; yani değişimi kalıcı bir karaktere dönüştürür. Su, belirli bir olgunlaşma adımının mührüdür. Sancılı bir süreçten sonra gelen o dingin sevinç gözyaşları, aslında ruhun suyla buluşma anıdır.
Şimdi tekrar düşünüyorum; dönüşümlerde ortak olan “o şey” belki de tanıdıklık ve saygı’dır. Usta, taşın içindeki altını daha o soğuk bir taş parçasıyken “tanır”. Onu ateşe atarken ona düşman olduğu için değil, içindeki cevhere hürmet ettiği için yapar bunu. Dönüşümü mümkün kılan liderlik, “karşısındakinin potansiyeline, o kişinin kendisinden bile daha çok inanma” halidir.
Zaten de fıtrat bunu kendi elleriyle yapar. Hani bir resim var ya “kendi kendini çizen eller”… Onun gibi geliyor şimdi bana; “maden -ki var ise bizim değil tümüyle tek olan Varlık’a aittir, O’nundur-kendini buldurmayı sever” diyeceğim. Kendi ruhudur “düzen, düzensizlik ve oyunlar” kuran insana… “Tuzak kuranların en hayırlısı” olan o “öz’ün özü”…
Daha fazla içselliğe dalmadan bu yazıyı da burada bitirelim.
Dilerim ki sizi sizden daha iyi gören, bilen ustalarınız hiç eksilmesin, yegane “ustayla” bağınız hiç kopmasın ve dahi içinizdeki ustayı bulun, bulalım, bulduralım. Bulalım ki bu sonsuz deryada gerçek öğrencilerden, çıraklardan olmanın zevkini samimiyetle, coşkuyla sürebilelim.
Bir Şey Daha
Bir gün ofiste oturuyorum. Akşam geç saatler. Melankolik bir haldeyim, içim şişmiş gibi. Odasından çıktı, çantasını vs. her şeyi almış, evine gidiyor, belli. Uzaktan selam verdi ve ayrıldı. 5 dk. geçmeden geri geldi. Ben hala aynı yerdeyim. Şaşırdım. Şöyle dedi bana;
“sen gül ki dünya gülsün”…
Sarıldık.
Son görüşümdü.
Ne güzel bir mühürdü.
Emrah Akbalaban
CBT



Yorumlar