top of page

Danışmanlık Projelerinde Yaşadığım İlginç Anlar #3: "Senin iyi yanın vurdumduymaz olman!"

Giriş


Yazı konularımı seçerken belirli bir ajandam yok. Klavyenin başına oturduğumda içime ne doğdu ise onu yazıyorum.


Yine bir geribildirim hikayesi düştü aklıma… Ayaküstü, akla geldiği gibi söyleniveren ama danışmanlık mesleğini öğrenmek isteyen genç arkadaşlara ‘nasihat’ olabilecek türden çıkarımlar içerdiğini zannettiğim bir garip geribildirim. Yine bendenizle ilgili;


“Emrah, senin iyi yanın bazen umursamaz, sallamaz olman!”


Geçmiş bir yöneticimden bu inci...


Umursamaz, sallamaz derken hafif vurdumduymazlık, gamsızlık, tınlamamazlık, istifini bozmazlık veya ilgisizlik de birer doz var bu kavramsal karışımın içinde…  


Öyledir.


İş hayatında olayları “fazla dert eden” biri olmadığımı biliyorum.


Kendimle ilgili, gelişimimle ilgili yahut ele aldığım projelerin akıbeti ilgili ‘ciddi’ konular değil bahsettiğim. Daha çok “o ne yapmış, bu ne demiş, şuna ne olmuş” türünden diğer insanlarla ilgili beni ilgilendirmeyen meseleler, enerji sömüren gereksiz polemikler, iş odağından alıkoyacak her türlü dış gürültüye karşı… Bununla birlikte eğer birinin tavrı veya geri bildirimi gerçekten işime bir katkı sunmuyorsa, o da bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyor. Çünkü her şeyi kişisel algılayıp üzerimde yük edersem, asıl yapmam gereken işe ne enerjim kalır ne de odağım diye düşünüyorum, düşündüm, doğrusu düşünmem gerekti!


Bu meslek, bende doğal olarak bir eleştiriden almam gereken dersi süzüp cebime koyma, gerisini ise gürültü olarak görüp geride bırakma refleksi geliştirdi… Yoksa her şeye takılsam, “ohoooooooo!” idi.


PwC'de 12 yılı belki de bu şekilde 'atlattım'. Atlattım dememe bakmayın; istisnasız her anı zevkle, duygunlukla yaşadım, aşkla devam ettim.


Karıncaların şekeri alıp tuzu bırakması misali diyeyim… Bir tür zihinsel filtre…


Bu yaklaşım aslında modern iş dünyasında “duygusal dayanıklılık” (resilience) dediğimiz o çok aranan özelliğin ta kendisi olabilir, bilmiyorum!


Gerçi duygusal dayanıklılık dediğimizin bu türden bir sağlıklı “umursamazlıkla” bir ilişkisi var elbette, ama kavram bundan ibaret değil. Kişinin içsel (duygusal, zihinsel, ruhsal) farkındalığının yüksek olması, yerinde & vaktinde gerekli konuşmaları yapıp, yüzleşebilme, sağaltım yapabilme ve beraberinde kendini yenileyebilme kapasitesi de demek duygusal dayanıklılık!


Yani duyguya takılmamak ve duyguda derine dalmak arasında kendine has denge de olmalı. Keza duyguya takılmama boyutu aşırıya gittiğinde ‘sarkastik bir yüzeyselliğe’, duyguda derine dalma aşırıya gittiğinde ise ‘içinden çıkılmaz kurban rolleri’ne giriyoruz.


Denge lazım…


Bende o denge ne kadar sağlam? Dertlerim var diyeyim ve gerisi bana kalsın, ama şunu biliyorum ki her şeyi sünger gibi emmek yerine bir “süzgeç” gibi davranmaya odaklanmak insanı hem tükenmişlikten koruyor hem de odaklanmasını sağlıyor.


Sağladı.


Bana söylenenin alt metni bu.


Nerden çıktı peki bu geribildirim? Geçmişi ve hikayesi ne?

 

Danışmanlıkta 'Hayatta Kalmak'


Bizim oralarda doğru bir danışmanlık ekibi kurmak her zaman mesele idi. Doğru yeteneğe ulaşmak, çekmek ve motivasyonu yüksek bir şekilde elde tutmak meselesi gündemin hep sıcak maddelerinden biriydi. Yönetim danışmanlığının İnsan Kaynakları ve Organizasyonel Gelişim boyutu, bu anlamda belki klasik strateji, üretim, teknoloji vb. danışmanlığına vs. nispetle biraz daha giriftti. Çünkü işe alımda hem en iyi üniversiteleri ve belirli ‘sayısal’ bölümleri hedefliyorsunuz, hem de kabaca mühendislik zekası aradığın gençlerin genel şartlanmaların aksine ‘insan bilimlerinden’ de keyif almasını, anlamasını bekliyorsunuz.


Anlayacağınız hem sayısal hem sözel… İki loblu çocuklar arıyorsunuz.


Taylorist / kapitalist düzen uzmanlaşma düzeniydi. Meslekler gitgide daha küçük parçalara bölündü. Bizim iş ise sanki ilkçağ filozofu gibi her şeyden anlamayı gerektiriyordu. Hep öyle geldi bana. Neden böyle diyorum? İş geliştirmeden işin satışına, projenin bilfiil uygulamasından, finansal takibine, proje ekibinin kurulmasından geliştirilmesine ‘her işini kendi yapan’, yani kendi içinde bir şirket gibi çalışan küçük (10 – 15 kişilik) bir ekip düşünün…


Bununla beraber insan kaynakları ve organizasyonel gelişimin her ayağında var olan, sadece ticari yönüyle de değil; bu konuda akademik araştırmalar da tasarlayan, yapan. Ve çok uluslusundan aile şirketine her türlü şirket profiliyle çalışmaya alışmış…


‘Generalist’ diyoruz ya, tam o. Veya “Herb.kolog” mu demeli?


Danışmanlık tecrümeni ilk 12 yılı böyle geçti. Hala da nispeten öyle geçmekte çünkü hala kendinden menkul bir ‘solopreneur’ olarak devam ediyorum. Conscious Business Turkey danışmanlık oluşumu içinde proje bazlı olarak farklı konu uzmanları ile çalıştık, çalışıyoruz, ancak projeleri çoğunlukla ‘kendim’ yürütüyorum.


Yürütmek de istiyorum.


Neyse.


İş modelimiz böyle iken doğal olarak işe alımlarımız da oldukça renkli idi.


İş hayatında çok farklı yeteneklerle karşılaştım.


Gerçekten bir şekilde ekibim içinde yollarımın kesiştiği deneyimli, deneyimsiz belki 50’den fazla insanı tek tek anmak, anlatmak, onların hangi güzel hasletlere sahip olduklarını aktarmak istesem hafızam hala diri ve söylenecek güzel çok söz olurdu.


Hepsine bu vesile ile sonsuz teşekkürler.


Diğer yandan bir çok kişi ilk birkaç yılında ayrıldı. Ortalama şirkette kalma süresi 2 – 3 yıldan fazla değildi sanıyorum bizim bölüm için. Bir sıçrama tahtası (stepping stone) olarak görülme durumu da vardı elbette, buradan (PwC) mezun olanlar başka güzel yerlere bildiklerini uygulamaya geçtiler, geçmekteler.


Neden geçilir, neden kalınırın analizini yapmaya yahut “giden mi terkeder kalan mı” gibisinden ulvi sorunlara, felsefik tartışmalara hiç girmeyeceğim.


Konu da o değil.


Beni ilgilendiren daha çok bazen yoğunluğu ile bazen de boşluğu (iş yokluğu dolayısıyla) ile insanın sabrını testen eden, bir çok bilinmeyeni sürekli yönetmek durumunda olduğunuz, her projede farklı tipte müşterilere adapte olmanız gereken ve her şeyin ötesinde çıktı üretmekten, düşünüp araştırmaktan keyif almanız beklenen bir işi sürdürmek için neye ihtiyacınız olur? Hangi davranış modeline?... Cevaben bir yetkinlik sözlüğü aramıyorum; sahici bir şeyler söyleyin!


Hele bir de işin içinde zor yöneticileriniz var ise… Bakış açısı geniş, zekası keskin, vizyoner ve dolayısıyla iş heyecanı yüksek ama diğer yandan kontrolcü, mükemmelliyetçi, iş odaklı, yüksek standartlı ve yer yer baskın bir karakter… Olaylara duygusal değil tamamen rasyonel bakan, rasyonel konuşan, rasyonelliği çok seven… Son derece analitik düşünen ve öyle düşünmeyenlere iş gereği diyelim tahammülü pek de olmayan…


Gelen giden tüm genç danışmanların kendisi hakkında mutlaka bir şeylere takıldığı, bazen baş etmekte zorlandığı, istediklerini anlama ve yerine getirme konusunda bir şekilde, bir noktada ‘eksik’ hissettiği bir profil…


Bu arada bir parantez; size de sorsam binbir şey söylersiniz yöneticilerinizle ilgili, eminim.

Kararlarınızı onların hal, hareket, tavırları ile gerekçelendirirsiniz belki; “o öyleydi, bu yüzden böyle oldu, ben de böyle yaptım” dersiniz.,


Hepimiz birbirimizi baktığımız yer kadar algılıyoruz. Doğrusu kendimizle sınırlıyoruz. Bu hatayı yapmamak adına “neden sonuç ilişkilerinin dışında” düşünmeyi denemek lazım; çünkü bilirim ki herşey ve herkes, her zaman, tam yerine, tam zamanında ve tam olması gerektiği biçimiyle çıkar insanın karşısına, o halde neyi hikaye edeceksin?


İş yeri ve yönetici profillerini şu yüzden verdiğimi belirtmek isterim. Yoksa “bananeeee, sananeee”…


Evet, üstteki soruma cevaben bir yetkinlik sözlüğü aramıyorum; sahici bir şeyler söyleyin! Demiştim. Benim bugünkü yanıtım şu; bazı ortamlar ve bazı karakterlerle “baş etmek” için “vurdumduymaz” olmak lazımdır.


Bu bir tür savunma mekanizmasıdır belki ama psikolojideki “ayrışma” (differentiation) kavramına da çok benzer. Yöneticinin stresiyle kendi değerini, ofis dedikodusuyla kendi gerçeğini, müşteri geribildiriyle işin hakikatini birbirinden ayırma sanatıdır. (Bu ayrışmanın fazlası da soğukluk ve gereğinden fazla mesafelilik, burnu havadalık vb. olarak algılanabilir. Bununla ilgili başka bir müşteri anısını da daha sonra paylaşacağım.)


Kendi öz gücünü, güvenini, kendine ve işine olan saygını kendi içinde bulma arayışıdır. Zaten belki varsa vardır, yok ise oluşturulması ya çok zaman alır ya da bilmiyorum belki de zorlamadır, öğrenilmiştir, yapmacıktır. O halde en iyisi kişinin kendini evinde hissedeceği, kendi öz meyvelerine pazar olacak yeni bir şeyin arayışına çıkmaktır.


Yöneticimin “senin iyi yanın vurdumduymaz olman” mesajını duyduğumda gülmüştüm, memnun olmuştum. O sıra dağılmaya yüz tutmuş ve bir arada tutmanın duygusal maliyetinin dağılmasından daha fazla olmaya başladığı bir ekibi yöneten yöneticim, böyle söyleyerek beni aslında taltif etmişti.


“Beni ara sıra umursamadığın, sallamadığın için sana teşekkür ederim.”


Alt metni buydu…


Bu muazzam bir farkındalık ve profesyonel olgunluk örneği. Yöneticinizin size örtük de olsa “beni sallamadığın için teşekkür ederim” demesi, aslında sizin ona sunduğunuz bir tür “duygusal nefes alanı” için bir minnet göstergesi olabilir.


Hemen empati yapın;


Bir yakınız, ekibinizdeki biri çok zor koşullar altında iken çıkıp size “benim duygularım için endişelenmene gerek yok, ben kendimi ayakta tutabiliyorum, sen sadece işine/vizyonuna odaklan” mesajı veriyor, düşünsenize! Bu, bazen bir yöneticiye, bir insana verilebilecek en büyük konfor alanıdır.


Bu noktada hadi kendimize şunu soralım;


“Acaba beni yer yer sallamadığı için teşekkür etmem gereken kimler var?”


“Beni çok da ciddiye almamayı ve o anlarda kendisi olmayı, kendiyle kalmayı, kendine odaklanmayı seçerek beni bana aynalayan ve benim de kendime gereğinden fazla takılmamı önleyen kimler var?”


Hayatımızdaki “sarkastikler” bize gizli bir sağlıklı küçük boşverme alanları açıyor olabilir. Biz onlara hayat hikayemizi kusmak, derdimizi, kendimizi anlatmak isterken onlar “bunlar hiç umrumda değil” diyerek yumruğumuzu boşa çıkarırken bilmeden bize nöroplastisite çalıştırıyor olabilir.

 

“Beni Sallamadığı İçin Teşekkür Etmem Gerekenler” Listesi


Aslında hayatımızda bu “sağlıklı vurdumduymazlığı” bize gösteren ve yükümüzü hafifleten pek çok gizli kahraman olabilir. Geniş düşünelim;


  1. Stresli anımızdaki sert çıkışımızı kişisel algılamayan iş arkadaşımız: O anki gerginliğin ona değil, duruma ait olduğunu bilip “bir kulağından sokup diğerinden çıkardığı” için teşekkür borçluyuzdur.


  2. Geç cevap verdiğimizde veya görüşemediğimizde küsmeyen dostumuz: Bizi bir “ilgi borçlusu” gibi görmeyip, hayatın ritmine saygı duyduğu ve bu durumu “sallamadığı” için ona teşekkür etmeliyiz.


  3. Aylar sonra aradığımızda “Neden aramadın?” hesabı sormayan eski dostlar: Hayatın koşturmacasına yenik düştüğümüzü, ilgisizliğimizin onlara değil zamansızlığımıza olduğunu bilen; kaldığımız yerden devam edebilen o "geniş" insanlar. Bizi suçluluk duygusundan azat ettikleri için büyük bir teşekkürü hak ederler.


  4. Hatalarımıza değil, niyetimize odaklanan partnerimiz: Ufak tefek eksiklerimizi, dağınıklıklarımızı veya ruh hali değişimlerimizi dert etmeyip, “olur böyle şeyler” diyerek gamsızca geçebildiği için aslında hayatımızı güzelleştirir.


  5. Kendi dünyasında mutlu olan ebeveynimiz/çocuğumuz: Bizim her an onlarla ilgilenmemiz gerektiği baskısını üzerimizden alıp, “iyiyim ben, sen yoluna bak” diyebildikleri için minnettar kalmalıyız.


  6. Mükemmeliyetçi olmayan, “yeteri kadar iyi” ile mutlu olan müşteriler/iş ortakları: Her bir e-postadaki imla hatasına veya beş dakikalık gecikmeye takılmayan, sonuca ve sürece odaklanan, küçük pürüzleri "tınlamayan" o rasyonel zihinler. Onlarla çalışırken hata yapma korkusundan arınıp daha yaratıcı olabiliyoruz.


  7. Satır aralarını okumaya çalışmayan “düz” insanlar: “Acaba bana şunu mu demek istedi?”, “Neden öyle baktı?” gibi niyet okuma oyunlarına girmeyen, söyleneni sadece söylendiği haliyle kabul edenler. İletişimde ekstra bir “tercümanlık” yükü bindirmedikleri için zihnimizi dinlendirirler.


  8. Kendi meşguliyeti içinde kaybolmuş, bize "ilgi odağı olma" baskısı kurmayan yakınlar: Sürekli onaylanmayı veya ilgi görmeyi beklemeyen, kendi dünyasında tam ve mutlu olanlar. Onların bu bağımsız duruşu, bizim üzerimizdeki “herkesi memnun etme” yükünü bir çırpıda kaldırır.


Ezcümle…


Vurdumduymazlık, dışarıdan bir “ilgisizlik” gibi görünse de, aslında karşı tarafa "Seni olduğun gibi, hatalarınla ve anlık streslerinle kabul ediyorum ve bunlardan yaralanmayacak kadar güçlüyüm" demenin en samimi yoludur.


Yöneticimin bu geribildirimi ve duyduğunu zannettiğim o örtük minnet duygusu, aslında benim ona bilmeden verdiğim “kusurlu olma hakkı”na bir teşekkür gibi geliyor şimdi.


Şimdi bu perspektifle baktığında; senin de hayatında, senin bazı anlık patlamalarını, sessizliklerini ya da eksiklerini “sallamadan” geçip giden, böylece senin vicdan azabı çekmeni engelleyen o kişilere, bu gamsızlığı için teşekkür etme vaktidir.

 
 
 

Yorumlar


© 2026 by Conscious Business.

  • Black Instagram Icon
bottom of page