top of page

Müziği Aramak 12: Müziği Kaydetmek Üzerine

Klasik Tanım: 


Müzik kaydı; ses dalgalarının (akustik enerjinin), daha sonra tekrar dinlenebilmesi amacıyla fiziksel, analog veya dijital bir depolama ortamına aktarılması sürecidir. En yalın haliyle, havada yayılan görünmez titreşimlerin, bir araç vasıtasıyla “mühürlenmesi” işlemidir.


Eskiden bu işlem, sesin doğrudan bir plağa veya banda kazınmasıyken; günümüzde sesin matematiksel verilere (0 ve 1’lere) dönüştürülmesiyle olmaktadır.


Her şey bir ses kaynağıyla başlar (vokal, gitar, davul). Ses dalgaları havada hareket eder ve mikrofonun diyaframına çarpar. Mikrofon, bu fiziksel hareketleri zayıf bir elektrik sinyaline dönüştürür. Mikrofondan gelen elektrik sinyali, bir ses kartı (interface) aracılığıyla bilgisayarın anlayabileceği rakamlara dönüştürülür. Bu aşamada ses, artık bir dosya (WAV, MP3 vb.) haline gelmeye hazırdır.


Modern kayıtlarda müzisyenler genellikle tüm enstrümanları aynı anda çalmazlar. Kanal kayıt (multitracking) yöntemiyle önce davul, sonra bas, sonra vokaller üst üste kaydedilir. Bu, hataları düzeltmeyi ve her sesi ayrı ayrı cilalamayı mümkün kılar.


Kayıt bittikten sonra bu ses yığınları bir araya getirilir. “Miks” ve “mastering” işlemleri yapılır.


  • Miks: Enstrümanların ses seviyelerinin dengelenmesi, sağa-sola yayılması ve efektlerin eklenmesi...

  • Mastering: Parçanın genel ses yüksekliğinin ve tonunun standartlara uygun hale getirilip yayınlanmaya hazır olması…


Küçük Bir Not: Eskiden kayıt yapmak devasa stüdyolar ve tonla para gerektirirdi. Bugün ise iyi bir mikrofon ve bir dizüstü bilgisayar, evindeki bir odayı bir stüdyoya çevirmeye yetiyor. Bu anlamda müzik kaydetme hevesiniz var ve henüz fırsat veya cesaret bulamadıysanız bu yazının vesile olmasını dilerim.

 

Tasavvufi Yorum:


“Hiç kimse bir kayda sahip olmakla müziğe de sahip olduğunu sanmasın. Müziğin icrası, hiçbir şeye sahip olmadığımızın bir kutlamasıdır.” John Cage

Bu konu üzerine yazma isteğim evde yaptığım bir müzik kaydı esnasında gelişti.

Ne yazacağımı bilmeden, sadece “yaşadığım bu deneyimin üzerine biraz tefekkür etmek istiyorum” hissi ile yola çıktım. Çünkü bu sefer kaydederken hiç olmadığı kadar zorlandım. Sürekli başa döndüm durdum, bir türlü meydana gelen çıktı ile yetinemedim. Kendimi ve icrayı epey kurcaladım; “daha doğal olmalı”, “daha tane tane ve daha akışkan olmalı”, “akor geçişleri arasında daha bir bütünsellik olmalı”…


Saatler geçti.


Yoruldum. Bıraktım, dinlendim, yeniden döndüm. Defalarca. Yaklaşık 1 dk’lık bir partisyon için sabah başladığım kayıt süreci akşamı buldu. Bitmedi. Çıkan şey pek içime de sinmedi.


Üstelik teknik olarak o kadar zor da değildi!?


Vakti değil herhalde diye düşündüm.


Vücudum kasılmıştı. Biraz ağladım. Rahatladım.


Akşam oldu. Uyudum. Sabah oldu. Uyandım.


Ertesi gün öğlene doğru yeniden oturdum piyanonun başına.


Bu sefer oldu, kolayca...


Belki aradığım “mükemmellik” yoktu ama sorun değildi, miks aşamasında halledilebilirdi.


Hikaye bu kadar.


Olan bitene biraz dışarıdan bakalım şimdi;


Yaşadığım bu süreç, aslında yaratıcı eylemin saf, çıplak hallerinden biri idi.


Bir dakikalık bir kayıt için bir gün boyunca “dövüşmek”, sonraki gün ise tereyağından kıl çeker gibi halletmek... Bu durum, teknik bir yetersizlik veya yorgunluk değil sırf; bildiğimiz psikolojik eşikleri atlama serüveni…


Mesela ilk gün yaşadığım o büyük direnç, psikolojik olarak “yaratıcı blokaj” yahut başka bir açıdan “mükemmeliyetçilik tuzağı” ile açıklanabilir.


İç eleştirmenimin “daha doğal olmalı”, “daha akışkan olmalı” gibi komutları aslında zihnimin “sol lobumun” (analitik, yargılayıcı taraf) o anda baskın geldiğini gösteriyor. Müzik ise genel hatlarıyla sağ lobun, yani sezgilerin ve anın alanı... (Gerçi sağ beyin – sol beyin teorisi de günümüzde yeni yaklaşımlar ile yer değiştiriyor gibi görünüyor ama bazı şeyleri anlatabilmenin basit ve kullanışlı yolu hala bu gibi…) Ben “doğal olmalıyım” dedikçe, doğallığı bir hedef haline getirip onu öldürmüş olabilirim. Çünkü doğallık, malum, hedeflenen bir şey değil, bırakıldığında ortaya çıkan bir sonuç…


Sonra inkübasyon (kuluçka) dönemi başladı. 


Bilirsiniz, psikolojide yaratıcılık süreçlerinde “kuluçka” evresi vardır. Zihin bir problemle o kadar çok uğraşır ki sonunda pes eder. O ağlama anı, bir yenilgi değil, bir duygusal boşalımdır. Kendimi kasmayı bıraktığım, savunma mekanizmalarımın çöktüğü an... İnsan ancak “yapamıyorum” diyerek teslim olduğunda, içindeki gerçek yaratıcı potansiyele yer açılır. Ben ağlayıp uyuduğumda, bilincim devreden çıktı ve bilinçaltım o parçayı “yoğurmaya” devam etti.

Beynimin dinlenip parçaları birleştirirkenki iç gıcırtılarını gerçekten işittim desem…


Sabah uyandığında kolayca yapabilmem, zihninin o “düğümü” uykuda çözmüş olmasından…

Bu kayıt deneyimimi tasavvufi pencereden “kabz” ve “bast” kavramları ile de açıklayabiliriz.


Tasavvufta kalbin daralmasına “kabz”, genişlemesine ise “bast” deniyor.


Nereden bakarsan bak mekanizma aynı…


İlk gün yaşadığım o huzursuzluk, tıkanmışlık ve zorlanma hali tam bir kabz hali idi. Bu hal, insanı acziyetini anlamaya zorlar. İkinci gün gelen kolaylık ise bast hali idi; yani lütfun ve ilhamın kapılarının açılması...


Açıldı.


Doğrusu hep açıktı.


Sonuçta ortaya çıkan şey için “mükemmellik yoktu ama miks aşamasında halledilebilir” demem bir tür “öz-şefkat”ti. Kendime, hata yapma veya tam olmama hakkı tanıma... Miks, burada bir “iyileştirme” süreci gibiydi; minik editleri, ses düzeltmelerini vs. yaparken gerçekten görünmez yaralarımı sardım…


Buraya kadar anlattıklarım psikoloji 101. Temel, bilinen bir yorum...


Kıssadan hissesi;


Her tuttuğun işte elinden gelenin en iyisini yapmaya niyet etmeli, gayret etmeli ama kusursuzluk arayışını abartmamalı! Mutlak mükemmellik sadece yaratıcıya mahsustur. İnsan eseri, her zaman bir parça “eksik” kalacaktır. O eksiği kabul etmek, kibri ayaklar altına almaktır.


Ancaaaak;


Anlatmak istediğim sadece bu değil; 


Bu deneyimi sadece “ yaratıcılık eşiklerini atlama serüveni” olarak yeniden çerçevelemek için bu yazıya girişmedim. Bir şey daha var derinden derine aktarmak istediğim. Doğrudan kayıt deneyiminin kendisi ile ilgili.

 

“Bilemezsin Sana Verecek Bir Armağanı Ne Çok Aradığımı…”


Bir şeyi kaydetmek ne demektir? diye sorarak başlayayım.


Doğanın resmini yapmak, bir şeyin fotoğrafını çekmek, bir sinema perdesinde peşi sıra gelen anları kaydetmek… Asıl olanın o andaki yansımasını tutmak…


“Dondurulmuş olan ölüdür” yahut “her an bir ‘şen’de olanı sabit bir şeye dönüştürmek işin ruhuna aykırı ve tüm direncim ona…” türünden şeyler diyeceğimi sanmayın! Baştan söyleyeyim; işin o tarafında değilim.


Evet, bir sesi kaydetmek, aslında o anki eşsiz tecelliyi “dondurmaya” çalışmaktır, doğru. Evet, müzik zamanın içinde gerçekleşen bir sanattır; kayıt ise müziği zamanın dışına çıkarma girişimidir, bu da doğru. Ve bu bir yönüyle imkansız bir çabadır. Çünkü kayıt, aslında sesin hatırasıdır, kendisi değil. İkisi arasındaki fark canlı bir kuşu sevmekle, onun içi doldurulmuş halini izlemek arasındaki fark gibidir, doğru, doğru, doğru…


Ayrıca oluşun (becoming) varlık (being) haline gelişi kimi insan için ölüm gibidir;


akışkan olanı katılaştırmaya benzer, bu da doğru…


Ama diyeceğim bunlar da değil.


Ne öyleyse?


Bir şey soracağım;


İçinizde son derece diri olan bir şeyi, belki bir duyguyu, düşünceyi karşınızdaki kişiye heyecanla, coşkuyla anlatmak istediğinizde, onun zaten ‘bu yoldan’ çoktan geçtiğini ve hissettiğiniz, düşündüğünüz her şeyi bildiğini, ama yine de nezaketinden ilk defa duymuş gibi yaptığını bilmek size ne hissettirirdi? Tereciye tere satmak ve bunu fark etmek hali size ne hissettirirdi? Hz. Pir Mevlana’nın bir şiirinde dediği gibi; düşündüğüm her şey “doğuya baharat götürmek gibiydi.” Çaldığım her deneme “okyanusa su katmak” gibiydi… Ne kadar doğru olursa olsun, “ne gerek vardı” gibi bir his…


Anlatabiliyor muyum acaba?


“Bilemezsin Sana verecek bir armağanı ne çok aradığımı...

Hiçbir şey içime sinmedi.

Altın madenine altın sunmanın ne anlamı var.

Ya da okyanusa su...

Düşündüğüm her şey

Doğu’ya baharat götürmek gibiydi.

Kalbimi ve ruhumu vermemin bir yararı yok,

Çünkü sen zaten bunlara sahipsin.

O yüzden sana bir ayna getirdim.

Kendine bak ve beni hatırla! ..”    


Hem O’na götürecek bir aynam da yoktu. Var mıydı?


Evet, çaldıklarımın hepsi de güzeldi, öyleydi. Kendimceydi, armağanımdı, altın gibi, baharat gibi… Ama ne anlamı vardı? “Ne anlamı vardı?” Sanki her denemede bıçak kemiğe biraz daha yaklaşır gibiydi. Nesnesine benzemeye çalışan gölgelerden daha fazlası olamıyorlardı.

Nesnesine benzemeye çalışan gölgeler… (Hani olur ya bir silindirin gölgesi düşer duvara da gölge karedir. Gölge üç boyutlu olanı nasıl anlatsındır?)


Ürettiklerim bir türlü o eşiği atlayamıyordu...  O armağanı bir türlü sunamıyordum.


Çalmalarım iki boyutlu oluşun sınırlarını aşıp üçüncü boyuta bir türlü geçemeyen hayali varlıklar gibilerdi… Yahut hiç bilmediği bir ülkeyi göstermeye kalkan yol işaretçileri! Ütopyanın eşiğinde, ne artık geri dönebilen ne de kapısından içeri girebilen araftaki bir adama döndüm… Elinden geleni yaptığını bilmenin gönül rahatlığı ile beraber, kulaklarında sevgilinin derin yanıtsızlığının yankısını sürdüren bir mecnun... Ve bunun yarattığı o kendiyle kalakalış beni nasıl susattı!?... Her yeni denemede tekrar tekrar kendine çarpış yordu... Başvuracak yeni bir nota, yeni bir tuşe, yeni bir ritm ve yeni bir sessizlik kalmayana kadar her sınırdan ihraç ediliş, yenilgi görünümünde garip bir zafer hissine de benzedi… Biçimin kıyafetlerinden ve derilerinden bir bir yüzülüş savunmasız kıldı…


Geriye kalan derin bir çıplaklık… İçinde hiç kimsenin, hiçbir şeyin olmadığı garip bir çıplaklık…

Belki de aynam, bu çıplaklıktı..?

 

Kaydedici Melekler Üzerine


“İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen ve dediklerini kaydeden bir melek (Rakîb ve Atîd) bulunmasın.” (Kâf Suresi, 18)

Kiramen katibin İslam inancında her insanın sağında ve solunda bulunan, onun tüm yapıp ettiklerini, sözlerini ve niyetlerini kaydetmekle görevli olan “şerefli yazıcılar” demektir. 

Yani varoluşun görünmez mikrofonları…


Sen odanda enstrümanınla baş başa olduğunu sandığında bile, aslında her halini en ince ayrıntısına kadar işleyen, asla bozulmayacak bir kayıt sistemi devrededir!.. Bu sistemde “duraklat” (pause) veya “sil” (delete) tuşu da yok! Enstrümanının başından kalksan da, ağlayıp uyusan da hayatın o sessiz kaydı devam eder.


Kur'an-ı Kerim'deki ayete (Kaf, 18) baktığımızda, Rakîb ve Atîd kelimelerinin aslında meleklerin özel isimleri değil, Kiramen Katibinin nitelikleri olduğunu anlıyoruz.


Rakîb ya da R-Q-B (Rakebe) gözetlemek & gözlemlemek demekmiş… Tasavvufta “Murakabe” (kendi iç dünyasını gözlemleme) veya Vedanta’daki “içe dalış” (Self-Inquiry) kelimesi de buradan geliyor.


Atîd ya da T-D (Atede) ya da hazırlanmış, amade kılınmış, her an el altında bulunan demekmiş… O hiçbir şeyin kaybolmasına izin vermeyen, her şeyi anında dosyalayan bir sistem olarak ifade ediliyor kaynaklarda…


Rakîb sesin “duyuluşu”, Atîd ise “yazılışı”…


Yani anlaşılan, Rakîb software, Atîd hardware…


Bunları yazarken aklıma -tevafuk o ki- tam da bu kayıt sancılarının yaşandığı günün akşamı izlediğim bir film geldi: Mel Gibson’un çektiği Tutku: Hz. İsa’nın çilesi… Doğrusu zorlandım bu filmi izlerken. Acımasızca yapılan işkence sahnelerine bakmaktan biraz yoruldum. Sanki film sadece bu işkenceyi göstermek için çekilmiş gibi geldi… Ama kendimi de alamadım; var bir mesajı, anladım.


Hz. İsa’nın son 24 saati… Hz. İsa’nın Hz. Hüseyin gibi kendini bekleyen sona doğru bile bile, aşama aşama, tarifsiz acılar çeke çeke ilerleyişi… Bir yandan da Hz. Meryem’in olan biteni uzaktan acı, sabır ve teslimiyet ile izleyişi & görüşü!..


Ve filmin en sonunda Hz. İsa’nın çarmığa mıhlanışı ve çarmığın yeri oturtulup da İsa Nebi’nin o klasik, ikonik görüntüsünün bir anda karşımıza dikilmesi!


Olağanüstü bir imajdı.


Ya o anda oğlunu seyreden Meryem Ana’nın gözlerine ne demeliydi!.. Sanki tüm taşlar yerine oturmuş gibi bakakalışı o ihtişamlı fenomene…


İşte çarmıhtaki İsa Mesih!


Dikey ve yatay, ilahi ve insani boyutların tam ortasında, kanlar içinde… “Dört unsurla mıhlanmış” bu bedenler ağının tam ortasında, ama bir yandan da daim O’nunla bir büyük peygamber…


Bedeni bir kitap gibi insanlığın acımasız kırbaç darbelerini tarifsiz bir acıyla kaydederken, ruhu o sonsuzluk kokan gözlerden açılan pencerelerden içre gözlemde, seyirde… Aynı anda, aynı tende… Ruhu şahit, bedeni şehit…


(Not: Bir yoruma göre “çarmıh”, dört (çar) element (mıh) demek… Malum 4 unsura bağlı bir vücut ve içindeki özgür ruh sembolizması… Beşinci element… Bu elementleri klasik Jungien yorumu ile bir çarmıha yerleştirelim mi?)


Şekil: Dört Unsur



Filmde Hz. İsa çarmıhtayken annesi Hz. Meryem’e ve hemen yanında duran “en sevdiği öğrencisi” Yuhanna’ya bakarak şöyle der; “Kadın, işte oğlun!” Yuhanna’ya da: “Oğul, işte annen!” (Hz. Meryem’i kastederek) (Yuhanna 19:26-27)


O sahnede kullanılan kelime sıradan bir “bakmak” değil; “Behold” yani İşte/Gör/Şahit Ol fiili… Hz. İsa orada annesine ve öğrencisine birbirlerini “kaydetmelerini”, birbirlerinin acısına ve varlığına sonsuza dek şahitlik etmelerini söyler. Bir tür “şahitlik devri” yapar. Sanki “ben artık bu dünyadaki fiziksel kayıttan çıkıyorum, birbirinize şahit olun, birbirinizi koruyun” der.

Üstelik orada “Anne/Meryem” ya da “Yuhanna” diye de seslenmez; “kadın” der, “oğul” der. Ontolojik bir gönderme gibidir bu; tüm insani rollerin ötesinden, Baba’nın gözlerinden bakar; ruhun en çıplak haliyle hakikatine seslenir. Bedensel acının (ve ilahi lezzetin) doruklarında bütün beşeri bağlar kozmik bir seviyeye taşınır;


“Birbirinize şahit olun!”


“Ey kadın, ey oğul, birbirinize şahit olun… Ben artık Baba'ya dönüyorum, siz ise yeryüzünde bu şahitliği devam ettirin.” Veya şöyle diyelim “ey biçim (matter), ey bilinç (consciousness) birbirinize şahit olun! Ben artık görünmeyen, aşkın olan, kaynağa (Zat’a), “mutlak sessizliğe” dönüyorum, siz ise yeryüzünde bu şahitliği devam ettirin!.”


 Şekil: Üç’lü Yapı: Kutsal Üçleme?



Olayları bu perspektifte okuyunca “kayıt” eylemini bir insanın bir insana, bir ruhun bir ruha olan en yüksek şahitliği olarak tanımlamak gelir şimdi içimden. Çünkü her kayıt, aslında varlığa “İşte, bak, bu benim hakikatim, buna şahit ol!” demek değil midir?


Evet, her müzik kaydettiğimizde hakikatte iki şey birbirine şahit olur;


Oğul’umuz (Bilinç), Kadın'ımıza (Biçim/Madde) şahit olur: Müzisyenin bilinci, esere şahit olur. Vesile olduğu müziğin noksanlığına (maddesine) ideler/kutsal idealar/güzel isimler dünyasından bakar; yaratıcı vizyon/rahmet/bereket yağdırır.


Kadın’ımız (Biçim/Madde), Oğul'umuza (Bilinç) şahit olur: Eser, müzisyene şahit olur. Yaratılan müzik, müzisyenin kırılgan bilincinin -kusurlu da görünse- kusursuz bir belgesi olarak mühürlenir; rahimiyetle/şefkatle alır, düzenlenir, paketlenir.


İkisi de var.


Sadece Oğul’umuzun şahitliği olsa, bilincin aşkınlık katından her şey bize tastamam görüneceği için belki de kendimizi hiç zorlamayız? Sadece Kadın’ınımızın şahitliği olsa maddenin içkinlik katından her şey bize noksan görüneceği için sürekli yetersiz hissederiz. Bize lazım olan gayret ve teslimiyetin kol kolalığı değil mi?…


Rakip ve atid’in yan yanalığı…


Hikaye bitmedi.


Çamıhtayken Hz. İsa yüzünü göğe dönüp; “Tanrım, beni neden terk ettin?” (Matta 27:46) diye soruyor. O gece piyanonun başında yaşadığım, “sevgilinin derin yanıtsızlığı” dediğim şeyi anımsıyorum. Evet, piano kaydı da bir nevi kendi çilem gibiydi.


İlginç bir feryad bu.


Hz. İsa gibi bir peygamber, şüphesiz Tanrı’nın onu terk etmeyeceğini biliyor. Demek öyle bir an yaşıyor ki ağzından bu sözler dökülüveriyor. Baba, “bütün bunlar olurken nasıl böyle şahit kalabildin?” mi demek istiyor acaba? Bilemiyorum. “Derin yanıtsızlık”… Ama kalbimdeki şu; bu sorunun kendisinde bir uzaklık hissedilmiyor. Bu öyle bir terk ediş ki; yakınlıktan bile daha yakın. Bu noktada aklıma İbn Arabi Hz.’lerinin şu mübarek sözü geliyor;


“Eğer ayrılık olmasaydı, ayrılığa ayrılığın acısını tattırırdık”…


Ve yüzünü göğe dönüp bu feryadı ettikten sonra Hz. İsa’dan bir kelam daha dökülüyor;


“Susadım”. (Yuhanna 19:28)


Epey insani, kırılgan bir an.


Artık zihnin ve ruhun tükendiği, sadece saf bir “ihtiyacın” kaldığı vakitsiz bir vakit. Hem maddi hem de manevi anlamda susamak… Fiziksel ve ruhsal sınırın birbirine girdiği o yorgunluk noktasında alemdeki o kuruluğu giderecek olan “canlı sesin” arayışı...


Ben de ne susadım.


Hem fiziksel olarak hem de hayalini kurduğum müzikal çıktıya! Ama bu ne bir hadi artık neredesin isyanı, ne bir inatçılık, ne başka bir şey. Susamak kadar basit bir ihtiyaç. Evet doğru sözcük bu;  istemek değil, arzu etmek değil, hayal etmek değil, aramak değil, kurgulamak değil, hava atmak değil, ne aradığını bilmemek de değil...


Susamak…


Ve susayana su verilir.


“Tamamlandı.” (Yuhanna 19:30)


diye buyurdu Hz. İsa da. İncil’de de bahsi geçen meşhur son 7 sözünden kronolojik sırayla 6.’sı…


Ve son sözü;


“Baba, ruhumu ellerine bırakıyorum!” (Luka 23:46)


Hristiyanlıkta Hz. İsa’nın çarmıhtaki son sözleriyle ifade bulan o “şahitlik” ve “tamamlanma” durumu, İslam inancında ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hayatında da çok güçlü bir şekilde karşılık bulur.


Özellikle Veda Hutbesi, tıpkı çarmıh sahnesi gibi ontolojik bir şahitlik devridir.


Evet, Hz. Peygamber Veda Haccı sırasında, Veda Hutbesi'ni bitirirken tam olarak bu ifadeyi kullanmıştır. Hz. İsa’nın çarmıhtan insanlara seslenip “Şahit olun” demesi gibi, Hz. Muhammed de insanlara hitaben şöyle demiştir:


“Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, o zaman ne diyeceksiniz?”


Sahabe-i Kiram hep bir ağızdan şu cevabı verir: "Allah'ın elçiliğini yaptın, risaleti tebliğ ettin, görevini yerine getirdin diye şehadet ederiz."


Bunun üzerine Hz. Peygamber mübarek şehadet parmağını gökyüzüne kaldırıp şöyle buyurur:


“Şahit ol Ya Rab! Şahit ol Ya Rab! Şahit ol Ya Rab!” (Müslim, Hac, 147)


Sanki Hz. İsa'nın sahnesi “Birbirinizin acısına şahit olun, emaneti birbirinize devrediyorum.” derken, Hz. Peygamber'in (sav) sahnesi de “ilahi mesajı insanlığa aktardım, bu tebliğe hem insanlar hem de gökler (Yaratıcı) şahittir.” demektedir.


Hz. İsa’nın “Tamamlandı!” deyişi veda Haccı sırasında inen Mâide Suresi'nin 3. ayeti “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip razı oldum.” mübarek kelamında yeniden dile dökülür.


Keza Hz. İsa’nın “Baba, ruhumu ellerine bırakıyorum!” kelamı da Efendimizin (sav) vefatından önce söylediği son söz olduğu bilinen “Allahümme'r-Refîka'l-A'lâ” (Allah'ım, Yüce Dosta…) (Buhârî, Megâzî, 84) kelamıyla beraber okunabilir.


Alt tarafı bir dakikalık bir piyano kaydını bitirmeye çalışıyorduk; nerden nereye geldik!

Meğer o sabahtan akşama kadar piyano başında dövündüğümüz, ağlayıp uyuduğumuz ve 'olmadı' diye isyan ettiğimiz anlar, meğer ki evrenin büyük kayıt sisteminin küçük bir provası olsun! Umalım ki kayıt cihazının kırmızı ışığına her basışımız, kendi çapımızda “Şahit ol Ya Rab!” dememiz olsun! Tıpkı peygamberlerin misyonlarının sonunda yaptıkları gibi, biz de eserimizin bittiğini ilan ederken “oğlumuzun ve kadınımızın”, “gayretimizin ve teslimiyetimizin” şahitliğini beraber isteyelim, alalım. Her işimizde bu dengeyle hareket edelim ki yüreğimiz sonunda ferah olsun.


Susayalım. Yalnız O’na, O’nun rızasına susayalım. İşin sonunda O bir dakikalık anın, zamanın ve evrenin hafızasına kazındığına, artık ebedi aleme emanet edildiğine inanalım!


“Kaydedilenin” bir Kur’an-ı Kerim gibi, sınırlı görünen bir sonsuzluk olduğunu görelim. (Sınırlı; çünkü yani belirli sayıda kelime ve harf ile kayıtlı, sonlu. Sonsuz; çünkü yani her okunduğunda baş anlamlar üretebileceğin bir çok anlamlılıkla yüklü, dipsiz, kaynak…)


“Zaman mühürlendi, çile bitti” diyelim.


Biz susalım; eser konuşsun.


“Bugün onların ağızlarını mühürleriz. Neler yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.” (Yasin, 65)

 
 
 

Yorumlar


© 2026 by Conscious Business.

  • Black Instagram Icon
bottom of page