top of page

Müziği Aramak 5: İcra ve İcracı Üzerine

Güncelleme tarihi: 25 Eyl 2025

Klasik Tanım: 


İcra, bir müzik eserinin, bestelenen ya da gelenekten aktarılan biçimiyle, bir icracı tarafından seslendirilmesi veya çalınmasıdır. Yani müziğin notadan ya da hafızadan hayata geçirilmesi, duyulur hale gelmesi... Geleneksel olarak besteci eseri yaratırken, icracı da eseri ses, enstrüman ve yorum gücüyle dinleyiciye aktarır.


Klasik bakış açısına göre besteci, eseri var eden kişidir. Sıfırdan (?) bir dünya kurar. Bu yüzden çoğu zaman “yaratıcı” tarafıyla önde görülür. İcracı ise, o yaratılan eseri duyulur kılar. Onun görevi çoğu kez “yorumlamak” olarak tanımlanır. Bu bakış açısıyla, besteci biraz daha öncelikli sayılmıştır. Ama aslında bu ayrımın bu kadar keskin değildir. Çünkü notaya yazılan ya da aktarılan bir eser, icracının nefesiyle hayat bulur. Onun duygu, enerji ve yorum katmadığı bir eser kağıt üzerinde kalır. Özellikle doğaçlamaya dayalı müzikte ya da tekke musikisinde icracı, sadece aktaran değil, bir anlamda tekrar yaratan konumundadır. Her icra, tek ve biriciktir.


Not: Yazının bundan sonraki kısmı müzik, felsefe ve maneviyat ekseninde gidip gelen iç döküşlerden ve birleşik bir model kurma sevdası uğruna, belli şeyleri tekrar edip durma pahasına algıyı derinleştirme çabalarından ibarettir. Özetini okumak isteyenler direkt bir sonraki yazıya, “Süreç Teorisinin Müzikal Yorumu” bölümüne geçebilir.


Tasavvufi Yorum:


İcranın Ontolojik Anlamı ve Varlığın Birliği Üzerine:


İbn Arabi Hz.’lerine atfedilen güzel bir söz var; “İlahi bilinç kayada uyur, bitkide rüya görür, hayvanda hareketlenir ve insanda uyanır.” Bu sözün sahihliği ayrı bir tartışma konusu, ancak biz şimdi anlamına odaklanmaya bakalım.


İbn Arabi Hz.’lerinin metinleri de dahil olmak üzere kozmolojinin tasavvufi yorumundan bahseden türlü anlatı, Varlık’ın tezahür etmemiş saf bilinç boyutundan, tezahür etmiş maddi unsurlar boyutuna aşama aşama inişinden ve her aşamada farklı yansımalara bürünüşünden bahseder. Varlık’ın özü, doğurmamış, doğurulmamış ve mahlukata özgü her türlü değişime “aşkın” olsa da, Varolan’ın kendisi O’ndan “ayrı” bir şey değildir ve o Öz’den üflenen nefes ile hayat bulur, denir. Alemdeki her zerre Bir olan külli bilincin farklı niteliklerdeki bir ifadesi / tecellisi, yani tabiri caizse icrası gibidir. Hz. Mevlana’nın “Taş olarak ölmüştüm, bitki oldum. Bitki olarak öldüm ve hayvan oldum. Hayvan olarak öldüm, o zaman İnsan oldum” sözü de benzer bir olguya ışık tutar; bu, bağımsız bir ruhun bedenden bedene geçtiği bir reenkarnasyondan çok, Bir olan ruhun & Öz’ün farklı ‘sekanslardan’ sürekli yansıyışı, icra edilişidir.


“Her şey mütenasip olarak yok ve tekrar var oluyor. Elektrik ampulü saniyede 50 defa yanıp söndüğü için, biz onun devamlı yandığını zannediyoruz. Zamanla mukayyet olmayan, bir anda yok ve var oluyor! “Kün!” işte budur. Zaman ve mekan dışıdır. Onun için idrak hududumuza sokamıyoruz...” (Münir Derman Hz.)

Öz, -ki buna belirli bir sıfat atfetmektense sadece O yani “Hu”  diye işaret etmek geometrik  & felsefi açıdan daha uygun düşüyor- aşama aşama kendini açımladığında her boyutta farklı bir görüntü ortaya çıkmaktadır. Söz konusu bu Öz bilinç şüphesiz bir kayadan ibaret değildir / onunla sınırlanamaz, ama kayaya kayalığını veren O’dur ve onda, onun istidadı ölçüsünde kendini açımlar. O bitki değildir, fakat bitkide bitkisel yetenekler ölçüsünde okutur kendini… O hayvan ile sınırlı değildir, ama onda bağımsız bir hareket kabiliyeti kazanmaya ve bir anlamda kişilik bulmaya başlar. Yine O, şu ya da bu insan, yahut geçmiş & gelecek insanların tümü vs. de değildir, fakat insanda kendi ilahi sıfatlarını en güzel şekilde serer ortaya…


Meseleye böyle baktığımızda aslında Nur’un yolcuğunu görürüz; tıpkı bir tohum gibi her şeyi döllemek üzere kabuğunu çatlatır, büyür, ağaç olur, yapraklara dönüşür ve nihayet ana amacı olan meyvede yeniden başladığı yere döner. Bir potansiyel olan tohum, meyvede aktüele, var olana dönüşür, icra edilir. En son basamaktaki aktüelin içinde, potansiyel olan yeniden dölleyici & özgürleştirici bir niteliğe bürünür ve döngü böylece devam eder. Varlık sanki hem besteci, hem icracı, hem icra edilen enstrüman hem de an be an gerçekleşen icranın kendisi gibidir. 

Şekil: Tohumun Döngüsü


Aslına bakarsanız “tohum nedir, ağaç nedir, meyve nedir” diye sormanın, bunları belirli kalıplara göre ayırt etmenin de pek anlamı yok gibidir; keza var olan her şey hem tohum, hem ağaç hem de meyvedir. Bu isimler sadece kavramsal & zihinsel kategorizasyonlarımız açısından anlam taşır gibi görünmektedir.


Hal böyle olunca, bu kainatın amacı olan İnsan’da, olgun bir meyve misali içinde doğduğu evreni kendi bünyesinde içerir desek yanlış olmaz herhalde. Belki de bu sebeple, “sen kendini küçük bir cisim sanırsın, halbuki alem-i ekber sensin ve o sende gizlidir.” diye buyurmadı mı Hz. Ali (R.A) Bu anlamda “İnsan” kavramı sadece bir parça et, kemik ve bilinçten ibaret değil, hem her şeye içkin “varlığın”, hem de her şeyden aşkın “yokluğun” ayrımsız bir birliği, bir “alem-i ekber” olarak resmedilir.


Bu bakış açısı icranın -ve dahi müzikal icranın da- öyle sıradan ve partiküler bir eylem olmadığını, aslında son derece kutsal bir niteliğe bürünen bütün kainatın bir eylemi olduğunu bize hatırlatır. İcracı bir anlamda icra ettiğini zaten “içerdiğinin” bilinciyle hareket ettiğinde icra zenginleşir, şenlenir, ruhlanır ve icra eden – icra edilen ikiliği ortadan kalkmaya başlar.


Bu konuyu konuşurken hemen bir şerh düşmekte fayda var, çünkü bir ayrımsız birlik mevzuu, İnsan'ın (Allah [cc] ile birlikte) aynı en yüce mertebeye iştirak etmekte olduğu gibi yanlı bir intiba bırakmaya müsait bir haldedir. Halbuki Allah, böyle bir iştirakin mümkün olabileceğini reddederek: “Yüce olan Rabb'inin ismini tesbih et!” demektedir. Bir başka deyişle “Allah ilahlığını kimseye vermez ama dilerse kulunu ilahi yapar.” diye söylenir.


“Gerçekten de mutlak ve asli "yücelik" ancak ve ancak Allah'a aittir. O kendinden başkasına nispetle değil mutlak anlamda kendi Zat'ıyla yücedir. Bu halde bütün yücelikler yalnızca O'nundur; ve O'nun Yüceliği'nin izafe edildiği her şey de (yâni “yüce” olduğu söylenen her şey de) Allah'ın “Aliyy” isminin ondaki tecellisinin derecesi kadar “yüce”dir. O'nunla yüceliğin hakiki kaynağına iştirak eden hiçbir ey yoktur. Allah'ın izafi olan hiçbir yüceliği yoktur, çünkü diğer her ey ancak O'nun “Aliyy” isminin hürmetine yücelik kazanır.” (Abdürrezzak Kaşani Hz.)

Özetle aslında görünen her şey bir gölgedir. Esas var olan ve kendisinden başka hiçbir şeyin var olmadığı mutlak fail O’dur. Ve o ruh aracılığı ile her sazı titretendir.


“Bilesin ki ruhların özelliği ilgilendikleri ve dokundukları herhangi bir şeyi diri kılmaları ve hayatın onda yayılmasına sebep olmalarıdır.” İbn Arabi Hz.

Bu açılımların ardından şimdi tekrar soralım;


İcra nedir?


Fail bir tek o ise, müzikteki icracı kimdir?


Fail – Münfail Meselesi Üzerine


“İcra” eylemini ontolojik olarak tartışırken, esas “icracının” aşkın olan Zat’ın kendisi olduğunu ve geri kalan her şeyin bir ‘enstrüman’ olduğunu söyleyip işin içinden çıkmak isterdim. Ancak “aktif mutlak özne” ile “pasif ölümlü nesne” ikiliği içinde düşünüldüğünde ister istemez “O” ve “O olmayan” gibi bir ayrım yapmayı sürdürmüş olmaz mıyız? Bu anlamda “icranın kime ait olduğunu” dikkatle irdeleyen İbn Arabi Hz.’lerine kulak verelim ve meselede derinleşmek için şöyle bir felsefi düşünce deneyi yapalım.


Ulvi soru şu;


Diyelim ki bir amir kölesine "kalk!" dediğinde ve köle bu emre uyarak ayağa kalktığında, eylemin “faili” yahut “öznesi” amir midir, köle midir?


İbn Arabi Hz. Füsusul Hikem'de diyor ki ki:


“Allah tekvin (var etme, oluşturma) işinin Allah'a değil (yaratılan) şeyin kendisine atfedildiğini beyân etmiştir. Bu işte Allah'a atfedilen yalnızca O'nun Emr'idir. Allah bu işteki katkısını: "muhakkak ki bizim bir şeye kavlimiz (sözümüz), onu (yaratılmasını) irâde ettiğimizde ona "ol" dememizdir: o da olur (yâni varlığa bürünür)" (16/40) diyerek açıklamaktadır. Şu hâlde "tekvin", her ne kadar yaratılacak olan şey Allah'ın Emr'ine itaatle hareket ediyorsa da gene de, yaratılan şeye atfedilmektedir. ve (biz bu beyânı olduğu gibi kabûl etmek zorundayız, çünkü) allah sözünde sadıktır.


Öte yandan bu tekvin(in şeye nispet edilmesi de) hakikatte akla uygundur.


Nitekim bir misal vermek gerekirse, kendisinden korkulan ve kendisine isyan edilmesi mümkün olmayan bir amir eğer kölesine "kalk!" (Arapçası: "kum!") derse, köle efendisinin bu emrine uyarak derhal ayağa kalkar. O'nun ayağa kalkışında efendisinin ona bunu emretmiş olmasından başka bir şey yoktur. Kölenin bizzat ayağa kalkması ise efendisinin fiili değil bizzat kendi fiilidir.

Demek ki "tekvin"in aslı teslis temeli üzerinedir.


Yani Hakk (yaratıcı) tarafından ve mahluk (yaratılan) tarafından olmak üzere her iki yönden de üçer unsur bu işe katkıda bulunmaktadır.


Buradaki nüans şudur ki Allah bu ayette “fe yukevvin” (yani oldurur ya da varlığa büründürür) değil de feyekun (yâni "o" da olur ya da varlığa bürünür) demektedir ki burada cümlenin öznesi şeyin kendisidir.” (İbn Arabi Hz.)


Bu ifadeler ilginçtir, çünkü aslında bir nevi şunu söyler; yaratılış “yokluğun” (yahut formsuz özselliğin  / ruhun yani mutlak Varlık’ın) görünen “varlığa” (yahut formlara / enstrümanlara yahut yokluğa) bir tür “inisiyatif” vermesi gibidir. Onun “yokluk” diye baktığı ayn-ı sabite (idealar) düzeyindeki, (ya da aynı şey demek olan) Allah'ın bilinci'ndeki “varlık”dır. Yani “yokluk”, ontolojik açıdan, “mümkün olan”dan yani varlığa bürünebilme kuvvetine sahip olandan başka bir şey değildir. Yani basit fizikten bildiğimiz “potansiyel” kavramını hatırlayın… Halk edilişi, yani yaratılışı bir çeşit “Hakk’kın oynadığı tek kişilik ilahi bir piyes” gibi gören temel anlayış, “mümkünat”a izafe edilmesi gereken müspet kuvveti yok sayıyor gibi görünmektedir. Gizli iken Allah'ın ontolojik emrine cevap olarak varlığa bürünme hususunda her şey, İbn Arabi Hz’lerinin dediğine göre, yeterince güç-kuvvet sahibidir - ki bu güç-kuvvet de neticede Allah’tan başkasının da değildir.


Yani ezcümle, tüm enstrümanlar da sanki “kendi kendi çaldırmakta” gibidir.


Yine ona kulak verelim;


“Buna göre yaratılmışların alemi failiyyet'in pençesindedir. Ve bu alemi teşkil eden eşya da kendi yaratılışına müsbet bir biçimde bilfiil katkıda bulunmaktadır.


Kile şekil vererek (çanak-çömlek gibi) bir takım eşya yapan bir sanatkâra bakıldığında, sathî bir gözlemle, kilin kendisi bakımından hiçbir müspet "failiyyeti" haiz olmadığı ve sanatkârın hoşuna giden hangi şekil olursa olsun o şekle girdiğini müşahede etmek mümkündür. Böyle bir teşhisde bulunan bir kimsenin gözünde o sanatkârın elindeki kilin hâli mahza pasiflik, mahza fiilsizliktir. Bu kimse kilin de, kendi yönünden, sanatkârın faaliyetini müspet bir biçimde tayin ettiğini fark etmemektedir. Hiç şüphesiz bu sanatkâr kilden oldukça büyük bir çeşitliliğe sâhip pek çok eşya yapabilir, ama ne yaparsa yapsın kilin tabiatının kendisine vaz ettiği mahdut sınırların ötesine geçmesi mümkün değildir. Başka bir şekilde ifade edecek olursak, aslında, kilin kuvveden fiile çıkan mümkün bütün şekillerini tayin eden kilin bizzat kendisidir. İşte “yaratılış” sürecindeki bir şeyin durumu da aşağı-yukarı bunu andırır.” (İbn Arabi Hz.)


Burada bir soluk alalım ve ne dendiğini tekrar düşünelim.


Ayet ne diyor? “Kün fe yekun”. Açılımı? “Ol ile olur.”


İbn Arabi Hz.’lerinin ayette “oldurulur” değil de “olur” şeklinde geçiyor oluşuna işaret edişi derin düşünmeye layık bir detaydır. Belki de bir anlamda şeylerin kendisi bu “ol” emrini duyar ve ona katılır. Bu bir amirin köleye “kalk” demesi gibidir. Köle şüphesiz emir altındadır. Ancak amir köleyi kolundan tutup kaldırılmamıştır, “kendi” kalkmıştır. Kölenin kalkma iradesi vardır. Veya daha doğrusu, zorunluluğa tabii oluşu onun “iradesiz” oluşunu göstermez; aksine o bizzat efendinin kendi iradesinin bir yansımasıdır. Onun “kendi” kalkmasından maksat ise kölenin öylesine “pasif” bir unsur değil, kendi olanaklılığını kuran kendine hes bir terkib-i esma ‘düzeneği’ olması bakımındandır. Yani o ilahi emre bağlı olsa da, onun “ile” hareket etse de, ortaya çıkan eseri şeklen belirleyen kölenin “müstakil” gibi görünen mevcudiyetinin yarattığı olanaklar, imkanlar, yetenekler (istidat) havuzudur.


Bunu niye anlattım?


Buradan çıkan sonuçları müzikal perspektiften bakarak toparlamaya çalışalım.


  • Özdeşlik: Enstrüman pasif değildir; kendi olanakları icraya yön verir. Yani amir / köle metaforunda olduğu gibi, besteci – icracı ve hatta icracı - enstrüman ilişkisinde de tek yanlı bir ilişki yoktur; eser hem öznenin “ol” emri, hem de açığa çıktığı malzeme (icracı veya enstrümanın kendisi) tarafından belirlenir. (Co-shape) Örneğin elime gitarı aldığımda gitar gibi düşünmeye başlarım, piyanonun başına geçtiğimde ise piyano gibi… Bunu tefekkür etmek için, (eğer enstrüman çalıyorsanız) aynı motifi farklı enstrümanlarla/ seslerle çalmayı deneyin; her enstrümanın hangi ifadeleri ‘mümkün kıldığı’nı gözlemlemeyi deneyin.


  • Özgürlük: Beraber yapılan bir müzikte her icracı kendi imkanlarıyla katkıda bulunur ve bu kolektif ürünü şekillendirir. Bu ‘kendi imkanlarıyla katkıda bulunuş’, kişi her ne icra ediyorsa etsin, ne katkı veriyorsa versin tuttuğu işin kutsallığını, varlığının kıymetini anımsatır, anımsatmalıdır. Tıpkı doğadaki her unsurun ‘yerli yerinde’, ‘yeterince’ ve evrimsel gelişmişlik derecesinden bağımsız olarak sırf değer verilip & hatırlanıp halk edilmiş olması bakımından ‘eşit önemde’ olması gibi, müzikal topluluğun bütün üyeleri de ‘eşit önemdedir’. Sen, senin sesin, varlığın, ve kendini ifade ediş biçimin, hepsi bu kozmik koro içinde biriciklik damgası taşıyan bir sanat eseri, yahut eserin bir detayı gibidir. Pek tabii burada bireysel özgürlükler, kolektif sınırlarla iç içedir. Bu iş bir “aşureye” benzer; her birey bütün içinde kendi lezzetini korur ama anlamlı bir birlik oluşturmayı da sürdürür.


  • Özgünlük: Tasavvufi bağlamda “emr’e teslimiyet”, müzikal anlamda bir eserin notasyonuna veya bir koro şefinin tempo isteklerine uyum aynı zamanda yaratıcı bir katılımdır. Aynı şekilde, icracı bir ilahiyi 100. kez de söylese, ses telleri, nefes akışı, o anki ruh hali ve topluluğun enerjisi eseri yeniden şekillendirir. Bu yüzden, aynı eser iki defa aynı şekilde duyulmaz, malum. Veya bir eser notalarla sabitlenmiş olsa bile, onu hayata getiren sesin rengi, nefesin dalgalanışı, vurgular, dinamizm ve toplulukla kurulan bağ, icracıya ait özgünlük damgasıdır. Görünüşte icracı “bağlıdır”: nota değiştiremez, tempo sapıtamaz. Fakat batında, her an yeniden “oluş” içindedir: duygu, sesin sıcaklığı, toplulukla uyum vs. hep an taze bir inşadır. Yani şekil sabittir ama ruh akışkandır. “Sen dağları görür, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar, bulutlar gibi geçip gitmektedir. Bu iş, her şeyi sağlam ve mükemmel yapan Allah'ın sanatıdır.” (Neml, 88) Bu anlatılanın tasavvufi izdüşümü: ‘kul’ olmak gibi geliyor bana. Kul olmak, edilgen bir nesne olmak değildir; “abd” kelime kökü “hizmet eden, aktif katkıda bulunan” manasına gelmektedir. Müzikte icracı da aynı şekilde “kul” gibidir: eserin ruhuna hizmet eder, onun içinde erir fakat kişiliğini de kaybetmez; aksine onda gerçekten “var” olur.

 

(Konu bir sonraki yazıdan devam etmektedir).


Emrah Akbalaban

CBT

 
 
 

Yorumlar


© 2024 by Conscious Business.

  • Black Instagram Icon
bottom of page