top of page

Müziği Aramak 8: Ritüeller Üzerine


Klasik Tanım: 


Ritüel, en genel anlamıyla, belirli bir anlam ve amaç etrafında yapılandırılmış, sembolik değer taşıyan ve çoğunlukla tekrar eden eylemler bütünüdür. Antropoloji ve dinler tarihi literatüründe ritüel; bireylerin veya toplulukların belirli bir düzen, zaman ve mekan içinde gerçekleştirdiği, semboller, hareketler, sözler ve çoğu zaman da müzik aracılığıyla ifade edilen uygulamalar olarak tanımlanır.


Bu uygulamalar yalnızca bir davranış dizisi değil, aynı zamanda bireyin iç dünyasını, topluluğun değerlerini ve kutsal ya da anlamlı kabul edilen gerçeklikleri görünür kılan bir formdur. Bu yönüyle ritüel, gündelik eylemleri belirli bir bilinç, niyet ve tekrar yoluyla anlamlandıran; bireysel deneyimi kolektif ve sembolik bir düzleme taşıyan kültürel bir yapı olarak görülür.


Müzik de, ritüelin en güçlü taşıyıcı unsurlarından biridir. Ritim, melodi ve tekrar aracılığıyla ritüelin duygusal ve sembolik etkisini derinleştirir; katılımcıların dikkatini ortak bir odakta toplar. Bu nedenle birçok kültürde müzik, ritüelin yalnızca eşlik eden bir unsuru değil, onun deneyimsel ve dönüştürücü boyutunu mümkün kılan temel bir araç olarak görülür.


Tasavvufi Yorum:


“Rüya ruhun bedenle konuşmasıdır; ritüel bedenin ruhla konuşmasıdır.”

Antrolopolojik araştırmalar müziğin, insan türünün hayatta kalma ve üreme başarısına katkı sağladığı için insanla birlikte evrimleşen bir canlı misali olduğunu söylüyor. Özellikle müzikle yoğrulan ritüeller asırlardır duyguları şekillendirme ve yönlendirme işlevi görüyor.


Ben de müziği sadece estetik bir sanatsal ifade olarak değil, evrimsel olarak gelişmiş bir davranış biçimi olarak ele almak gerektiğini düşünüyorum. Bu kısımda müzik ve ritüel ilişkisi üzerinde durmak istiyorum.


“Ritüel, bir mitin canlandırılmasıdır. Ve ritüele katılarak, mite de katılıyorsunuz. Mit, ruhun derin bilgeliğinin bir yansıması olduğundan, ritüele katılarak, mite katılarak, adeta o bilgelikle, yani zaten içinizde var olan bilgelikle uyum sağlıyorsunuz. Bilinciniz, kendi yaşamınızın bilgeliğiyle yeniden hatırlatılıyor. Bence ritüel son derece önemli.”  Joseph Campbell

Modern Batı’da (keza toplumumuzda da) müzik ritüelistik biçimde hala düğünlerde, cenazelerde, ulusal marşlarda, popüler kültür ve alt kültürlerde, reklam ve pazarlamada duyguları yönlendirme ve toplumsal koordinasyon işlevini sürdürmektedir. Bunun dışında manevi ritüellerin (ayin-i şerifler, cemler, semahlar vb.) vazgeçilmez unsuru müzik…


Bu alanda önemli çalışmalar yapmış bir antropolog olan Ellen Dissanayake, 30’dan fazla geleneksel toplum inceleyerek ritüelistik müziğin şu işlevlerini belirlemiş: Ritual and Ritualization: Musical Means of Conveying and Shaping Emotion in Humans and Other Animals. Orijinal kaynak: Steven Brown & Ulrik Volgsten, Music and Manipulation: On the Social Uses and Social Control of Music)


  • Kaynak ve güç gösterisi: Müzik, bir grubun enerji, koordinasyon ve örgütlenme kapasitesini görünür kılarak hem iç dayanışmayı pekiştirir hem de dışarıya karşı güç sinyali verir.

  • Kimlik ve geçiş ritüelleri: Doğum, ergenlik, evlilik ve ölüm gibi eşik anlarında müzik, bireyin yeni statüsünü topluluk önünde onaylayan duygusal bir köprü işlevi görür.

  • Kaygıyı azaltma ve yasın işlenmesi: Tekrarlı ve yapılandırılmış müzik, belirsizlik ve kayıp karşısında duyguları düzenleyerek bireysel acıyı kolektif bir anlam çerçevesine yerleştirir.

  • Grup dayanışması ve işbirliği: Birlikte müzik yapmak ya da dinlemek, fizyolojik ve duygusal senkronizasyon yaratarak güveni artırır ve toplumsal işbirliğini kolaylaştırır.

  • Aşırılıkların kontrolü: Ritmik ve biçimselleştirilmiş ses ve hareketler, ham saldırgan dürtüleri sembolik ve güvenli bir alana taşıyarak gerçek şiddeti azaltır.

  • Flörtü kolaylaştırma: Müzik ve dans, bedensel senkronizasyon ve estetik sunum aracılığıyla eş seçimini sosyal olarak düzenlenmiş ve cazip bir zemine taşır.


Dissanayake’nn araştırmalarından yola çıkarak ritüelin kökenlerine doğru biraz daha indiğimizde görüyoruz ki, hayvanlardaki “ritüelleşme” (ritualization) süreci ile insan kültüründeki ritüeller arasında yapısal benzerlikler vardır. Hayvanlarda ritüelleşme günlük işlevsel davranışların biçimsel, tekrarlı, abartılı ve kalıplaşmış sinyallere dönüşmesiyle oluşur. Amaç duygusal durumu açıkça iletmek ve ötekinin davranışını etkilemektir. Örneğin kuşların bazı beslenme hareketleri, tehdit gösterileri, kur davranışları veya eş seçme sinyalleri gibi…


İnsan ritüelleri de benzer biçimde günlük davranışları “olağanüstü” hale getirir. Onu;


  • Biçimselleştirir (formalization)

  • Tekrar eder (repetition)

  • Abartır (exaggeration)

  • Ayrıntılandırır (elaboration)


Ve bu süreç, duyguların & zihnin şekillendirilip ve yönlendirilmesinde kullanılır.

Müzik bu ritüelleştirme sürecine temelden eşlik eder. Dahası müzikal ifadenin & ritmin içinde olmadığı bir ritüel düşünmek sanki imkansız gibidir. Aslında müziğin kendisi de ritüelistik bir yapıdadır. Keza o da biçimselleştirme, tekrar etme, abartma ve ayrıntılandırma gibi yapısal unsurlar etrafında örülür.


  • Biçimselleştirme (formalization): Müzik, gündelik sesleri belirli kalıplara, ölçülere ve yapısal düzenlere sokarak onları sıradanlıktan çıkarır ve dikkati yoğunlaştırılmış bir deneyime dönüştürür. Biçim, duygusal bir potansiyel yaratır.

  • Tekrar (repetition): Müzik, motif ve ritimleri yineleyerek hem beklenti üretir hem de duyguyu derinleştirir; tekrar sayesinde deneyim yüzeyde kalmaz, bilinçdışına doğru sızar. Tekrar ve tekrardan çıkmalar duygusal gerilim ve çözülmelere olanak tanır.

  • Abartma (exaggeration): Müzik, doğal konuşma tonlarını, hız değişimlerini ve duygusal iniş çıkışları büyüterek duyguyu görünür ve bedensel olarak hissedilir kılar. Tempo ve ses artışı fizyolojik uyarılmayı yükseltir. (örneğin trans deneyimleri).

  • Ayrıntılandırma (elaboration): Müzik, basit bir temayı süslemeler, varyasyonlar ve katmanlarla zenginleştirerek tek bir duyguyu çok boyutlu ve derin bir yaşantıya dönüştürür. Ayrıntılandırma hem dikey, yani mikro tonal seslere doğru, hem yatay yani polifonik bir düzlemde olabilir. En nihayetinde ayrıntılandırma sürecinde icracılar ve dinleyiciler arasındaki işbirliği sosyal uyumu güçlendirme işlevi görür.


Eğer “biçimsel/retorik yapı” açısından bakarsak, Kuran-ı Kerim’in yapısının da bu 4 unsuru içerdiğini söylemek yanlış olmaz.


  • Biçimselleştirme (Formalization): Kur’an dili gündelik Arapçadan ayrılmış, yüksek derecede yapılandırılmış bir hitap formudur. Ritmik bir yapıya sahiptir. Ayetler genel olarak ölçülü sonlanışı dikkat çekicidir. Belirli tematik dizilimler göze çarpar. Bu yönüyle sıradan konuşmayı yoğunlaştırılmış, ritmik, formel bir söyleme dönüştürür.

  • Tekrar (Repetition): Kuran’daki kıssaların farklı surelerde yeniden anlatılması, “Fe bi-eyyi âlâ’i rabbikumâ tukezzibân” (Rahman Suresi) gibi tekrar eden ayetler ve temel kavramların (rahmet, takva, sabır, tevhid) sürekli yinelenmesi pedagojik, psikolojik bir işlev görür. Tekrarlarla anlam zihne değil, kalbe yerleşir.

  • Abartma (Exaggeration): Burada “abartma”yı retorik güçlendirme olarak anlamalıyız. Kıyamet tasvirleri, yoğun cennet-cehennem imgeleri ve kozmik sahneler duygusal yoğunluğu artıran güçlü imgeler kullanılır.

  • Ayrıntılandırma (Elaboration): Kıssaların farklı yönlerinin açılması, bir kavramın (örneğin sabır) farklı bağlamlarda işlenmesi veya aynı hakikatin farklı metaforlarla anlatılması gibi olgular, tek bir mesajın çok katmanlı biçimde derinleştirilmesine örnektir.


Demek ki ritüelin ve dahi ritüelle iç içe ve benzer yapısal özelliklere sahip olan müziğin kökeni üzerine düşünürken, bunu salt “evrimci” ya da “antropolojik” bir yerden okumak yerine ontolojik/varlıkbilimsel bir açından da düşünmeliyiz. Yani müziği ve ritüeli oluşturan yasalar doğanın yasaları gibi görünmekle beraber kökü “göklere” dayanmaktadır. Müzik Varlık’ın, yaratılışın en güzel ayetlerinden biridir.


Yine adım adım gidelim; ve önce Jung’a başvuralım.


Jung, ritüeli “bir dini geleneği başlatan özgün deneyimin uygulanması ve tekrar edilmesi” olarak tanımlar. Jung şöyle yazar: “Ritüelistik eylem aracılığıyla dikkat ve ilgi, psişenin kaynağı ve amacı olan, yaşam ve bilincin birliğini barındıran içsel, kutsal alana geri yönlendirilir.”

  

Şekil: Ritüel Aracılığı ile Yeniden Canlandırma


Bu tanım pek hoş geliyor çünkü ritüelin “sonradan” yapılan bir kareografi değil, aşkın olan ilahi düzenin zamanda ve mekandaki geometrik izdüşümü olduğunu hatırlatıyor.


Jung, “Psişik Enerji Üzerine” (“On Psychic Energy”) adlı denemesinde, “ilkel insan”ın ritüellerinden söz ederek “libidonun kanalize edilmesi” dediği şeyi açıklıyor. Bunu, ritüelin işlevine dair bütünüyle psikolojik bir anlatım tarzı olarak anlayabiliriz. Ritüel dediğimiz, psişik enerjiyi belirli bir biçimde, belirli bir odak noktasına doğru yönlendirir. Doğamız kendi haline bırakıldığında, enerjimiz rastlantısal, doğal ve “işlenmemiş” fenomenler üretir. Bir ritüele kendimizi verdiğimizde ise, bu enerjileri doğal olarak akmayacakları belirli bir yöne doğru odaklayarak kanalize ederiz, işleriz.


Bu, “kültür” ile “uygarlık” kavramları arasındaki farka da benziyor.


Kültür, bir topluluğun yerel, kaynaktan geldiği gibi akan, diri ve/fakat nispeten “işlenmemiş” doğal ifadelerle dolu estetik atmosferi iken, uygarlık dediğimiz kültürün “işlenip” içindeki evrensel değerlerin açığa çıkarılması ve tüm insanlık için anlamlı, dokunaklı ve tekrar edilebilir bir forma büründürülmesi ile ilişkilidir. Örneğin yerel bir müzik sadece ilgili halkın kalbine güçlü şekilde dokunabiliyorken, o müziğin modern modern müzik teknikleri ile yeniden yorumlanışı, içindeki ezgilerin nitelikli bir kompozisyon içinde kristalize edilişi onu evrensel bir niteliğe bürüyebilir. Fazıl Say’ın Aşık Veysel temalarına bakınız mesela… Benzer şekilde Bala Bartok’un Anadolu ve Doğu Avrupa halk ezgilerinden esinlenerek yazdığı eserlere… Ya da Arvo Part’ın eski kilise müziğinin ruhunu modern minimalizmle buluşturması da yerel veya kadim bir müzikal damarın işlenerek evrensel bir estetik dile dönüşmesine örnek gösterilebilir.


Bu örnekler, Veysel’in doğal tınılarının modern, karmaşık kompozisyonlardan daha “düşük” bir seviyede olduğunu söylemez, aksine, o ham ve sahici kaynağın farklı estetik formlarla yeniden işlenerek daha geniş ufuklara taşınabileceğini gösterir. Böylece yerel bir ruh, kendi özünü kaybetmeden yeni ifade biçimleri kazanır. Bir köy odasında yankılanan otantik bir ezgi, başka bir bağlamda tüm insanlığın ortak duygularına dokunabilecek bir dile dönüşebilir. Dahası belki de Veysel’in ilhamı ile “onun gibi söyleyerek” değil ancak bu yeniden üretim ve ritüelleştirme sayesinde daha derin bağlantı kurulur. (Fazıl Say’ın Nazım Hikmet oratoryosuna bakınız mesela…)

İşte bu dönüşüm, aslında ritüel kavramıyla işaret ettiğimiz dönüştürücü vasıtası ile olur. Bu tanımıyla ritüel, “yerellerin bir takım değişik ayinsel ifadeleri” demek değil, yereli evrensele, bilinçaltını bilince, potansiyel olanı aktüele taşıyan bir sembolik dil inşa etme sürecidir. Örneğin antropolog Victor Turner ritüelleri bir semboller sistemi olarak ele alır. Ritüellerde kullanılan hareketler, sözler, nesneler ve mekanlar bir dil gibi anlam üretir.


Şekil: Ritüel Aracılığı ile Yerelden Evrensele

Tıpkı hayale gelen bir müzikal temanın bestecinin elinde biçimlenmesi gibi, ritüel de insanın içsel deneyimini belirli hareketler, sözler, sesler ve tekrarlar aracılığıyla yoğunlaştırır. Böylece sıradan bir duygu ya da sezgi, bilinçli bir uygulama içinde yoğunlaşır ve kişiyi dönüştüren bir deneyime dönüşür.


Bu nedenle ritüeller yalnızca sembolik hareketler değildir; aynı zamanda insanın dikkatini, enerjisini ve niyetini belirli bir merkeze toplayan pratiklerdir. Tekrar edilen bir dua, bir mantra, bir zikir ya da müzikal ayin; her defasında aynı biçimi yeniden üretirken, katılımcının iç dünyasında yeni bir derinlik açar. Böylece ritüel, yaşamın dağınık akışını anlamlı bir forma sokan, ham deneyimi bilinçli bir dönüşüm sürecine taşıyan bir kapı haline gelir.


İşte Jung’a göre, sözde ilkel halkların törenleri de libidoyu gündelik alışkanlıkların doğal yatağından çıkarıp daha yüce bir etkinliğe yönlendirmek içindir. Modern zihin gündelik yaşam içinde, yapılması gerekenleri yapmak için “normal” zihinsel işlevler ve insan iradesi dışında tüm o “büyülü” törenlere gerek olmadığını düşünür -ki bu da uzun süre onları doğru biçimde anlayamamasını açıklar. Oysa bu törenler aracılığıyla daha derin duygusal güçler serbest bırakılır...


“Japonlar, devam etmek için görkemli motivasyon çerçevelerine ihtiyaç duymazlar; daha çok günlük rutinlerindeki küçük ritüellere güvenirler.” Ken Mogi

Başka bir açıdan, ritüelin ana işlevi, mana ve madde, yani yüksek ve düşük doğamız arasında bir ilişki kurmaktır denilebilir. İster yüksek sesle ister sessizce içten tekrarlansın, ister toplulukla ister özel olarak icra edilsin, ritüeller nihai mesajın kalbe nüfuz etmesi için bir zemin sağlar.

Seküler zihinlerimiz bu tür ritüel tekrarları hakkında bir çok şeyi anlayamaz, dolayısıyla da kabul etmekte zorlanır. Bu yanlış anlamalardan biri, bu tür uygulamaların amacının “sıra dışı” deneyimler yaşamak olduğunu sanmaktır. Bu yanılgının doğasında pek çok tehlike vardır: deneyimin kendisini putlaştırmak, onu gerçek adanmışlık nesnesinin yerine koymak ya da o deneyim tekrar etmediğinde hayal kırıklığı yaşamak veya umutsuzluğa düşmek gibi... Boşa çıkan umut ve beklentilerin doğurduğu bu hal, muhtemelen ritüele yöneltilen başlıca eleştirinin -onun boş ve anlamsız bir tekrar olduğu iddiasının- kaynağıdır.


Peki ritüeli boşluk ve anlamsızlıktan kurtaran, ona hayat ve öz kazandıran nedir? Sıradan (mekanik) tekrar ile ritüel tekrarını ayırt eden nedir?


Jung’un ima ettiği ve Groundhog Day filminde de gösterildiği gibi, bu; egonun geri çekilmesi, hatta yenilgiye uğramasıdır. Ego artık süreci engelleyemediğinde, tekrar eylemi “kalbe nüfuz eder, oraya yerleşir ve devamlı yankılanmaya başlar.”


Ritüelin özü, olağanüstü bir halin peşine düşmekten ziyade, insanın “dağınık” halini yavaş yavaş toplamasıdır. Tekrar, zihni uyarmak için değil; onu yumuşatmak ve derinleştirmek içindir.

Ritüel, deneyim üretmekten çok bir alan açar: insanın kendi iç gürültüsünü fark edebileceği, zamanın ritmiyle yeniden hizalanabileceği bir alan. Bu yüzden aynı sözün, aynı hareketin, aynı melodinin tekrar edilmesi bir eksiklik değil (ilk defa mantra dinlediğimde dakikalarca tekrar eden aynı ezgilerin ve sözlerin müzikal bir kolaycılık olduğunu ben de düşünmedim değil ve gerçekten sıkılıyordum); bilakis bilincin katman katman açılmasının yoludur. Çünkü bazı hakikatler, bir kez duyulduğunda değil; defalarca tekrarlandığında kalbe inmeye başlar.

 

“Yeniden Okuma” Kavramı ve Groundhog Day


Başlangıç ​​dediğimiz şey çoğu zaman sondur.

Ve bir son vermek, bir başlangıç ​​yapmaktır.

Son, başladığımız yerdir. (T.S. Eliot)


Hayatlarımız sayısız tekrarın içinde akıp gidiyor.


Sabah uyandığımızda yaptıklarımız, akşam uykuya hazırlanma biçimimiz ve “alışkanlık” dediğimiz küçük davranışlarımız, kim olduğumuzu ve hayatı nasıl yaşadığımızı sürekli yeniden kurmakta. Yemek yemek, kişisel bakım, ev temizliği, işe gidip gelmek, bulaşık ya da çamaşır yıkamak gibi işler bu döngünün parçasıdır. Bunun yanında mevsimlerle birlikte tekrar eden uğraşlar da var: kışın soba yakmak, kar temizlemek, ilkbaharda bahçe bakımı yapmak, çim biçmek, yazın bağ bahçe işleriyle uğraşmak, sonbaharda yakacak odun hazırlamak... “Özel zamanlar” da düzenli olarak geri dönüyor: kültürel ve ulusal bayramlar, doğum günleri, yıldönümleri ya da dini kutlamalar… Yıllar geçtikçe bu tekrar eden anlar, farkında olsak da olmasak da, hayatımızın ritmini oluşturan, ona bir “yapı” kazandıran sabit duraklara dönüşüyor.


Hayatımızın tekrarlayan yapısını yalnızca takvimler, bayramlar dışında çoğu zaman farkında bile olmadığımız başka ritimler de vardır: kalbimizin atışı, nefesimizin iniş çıkışı, hatta yürürken adımlarımızın temposu… Hayat yolunda ilerlerken bizi taşıyan görünmez sayısız tekrarlar, içimizdeki saklı ritmler…


Özetle hayatımızdaki tekrarların çeşitliliği çok geniş ve birçok yönden hayatımızı bir arada tutuyor, ona yapı kazandırıyor, içinde yaşadığımız, hareket ettiğimiz ve varoluşumuzu sürdürdüğümüz bir çerçeve sağlıyor.


Elbette insan yaşamını karıştıran, zorlaştıran hatta duraklatan türde tekrarlar da var. Bunlar nevrotik veya kompulsif nitelikteki tekrarlar; bizi hayattan korumaya çalışırken bakış açımızı daraltan, korku ve kaygıları bastıran tekrarlar... Çeşitliliğe ve akışa alan açmak yerine her şeyi kontrol etmeye, enerjilerin doğal akışını bloke etmeye yönelen döngüler…


1993 yapımı Groundhog Day, başrolünde Bill Murray’nin olduğu bir komedi-drama filmi ve temel olarak “zamanda sıkışmışlık ve dönüşüm” temasını işliyor. Filmde, kendini bencil ve kibirli bir hava durumu spikeri olarak tanıttığımız Phil Connors, Pennsylvania’daki Punxsutawney kasabasına giderek Groundhog Day (Yer Sincabı Günü) etkinliğini sunmak zorundadır.


-Devamı spoiler içeriyor-


Ancak Phil, bir sabah uyanır ve fark eder ki aynı gün sürekli olarak tekrarlanmaktadır. Nereden bakılırsa bakılsın, gün sürekli başa dönmektedir ve o hiçbir şekilde ilerleyememektedir. Başlangıçta Phil bu durumu eğlenceye veya çıkarına kullanır; kimseye karşı sorumluluk hissetmeden davranır. Phil başta bencil, sabırsız ve başkalarına karşı kayıtsız bir karakterdir. Hayata ve insanlara bakışı dar, kendi konfor alanı içinde sınırlıdır; günün tekrar etmesi ise onun için önce bir lanet, ardından da kaotik bir eğlence aracına dönüşür. Bu noktada tekrar, klasik bir ritüel gibi işlev görür: Phil, aynı günü defalarca yaşamak zorunda kalarak davranışlarını, tepkilerini ve alışkanlıklarını sürekli gözden geçirmek ve deneyimlemek durumunda kalır. Bir gün kadın televizyon yapımcısına olan sevgisini fark eder. Onu kazanmak için her gün yeni kurnazlıklar yapmaya başlar. Her gün bir önceki günden öğrendiklerine göre akışı kontrol etmeye çalışır. Ama bu çaba sonuç vermez. Her tekrar, onu kendi bencilliği ve yüzeysel hayat anlayışıyla yüzleştirir.


Bu “gaflet” sürecinin sonunda, yıpranmış bir halde, zamanını değerlendirmeye başlar. Zamanla tekrarların onu değiştirdiğini fark eder: önce kendine, sonra başkalarına karşı daha bilinçli, şefkatli ve sorumlu davranmayı öğrenir. Piyano çalar. Bir takım kazaları önlemeye başlar. Öfkeli ve isyankar halinden, memnun ve rahat, hatta sessizce kendine güvenen birine dönüşür. Zaman geçtikçe, Phil tekrarların yalnızca bir “sıkıntı” değil, bir öğretmen olduğunu fark eder. Artık günleri başkalarına yardım ederek, empati göstererek ve anlamlı ilişkiler kurarak geçirmeye başlar. Kasaba halkının kahramanı olur. Tüm zihinsel kurnazlıkları ve kontrol çabalarını bıraktığı anda, Phil gerçek bir içsel dönüşüm yaşar. Hayatı ve sevgilisini olduğu gibi kabul eder, başkalarına ve kendine karşı şefkat ve anlayış geliştirmiştir. Bu farkındalık ve olgunluk, tekrarlayan gün döngüsünü kırar ve Phil’i özgürleştirir. Artık bir sonraki güne, geçmişin yükü olmadan uyanır. Bu aynı zamanda ilişkilerinin de doruk noktasıdır; o gün aynı günü tekrar tekrar yaşama döngüsünün sonudur.


Film, tekrarlayan deneyimler üzerinden kişisel dönüşüm ve farkındalık temasını işler. “Sonsuz tekrar” metaforu, insanların kendi hatalarını fark edip, olgunlaşması ve ruhsal olarak büyümesi için bir fırsat alanı yaratır. Yani, aynı günün sürekli yaşanması bir cezadan ziyade, bir kendini keşfetme ve yeniden doğuş hikayesidir.


Bu çözümlemeyi anlatmanın birçok yolu var.


Sembolik ve psikolojik olarak, tekrarlar içerisinde Murray karakteri ruhuyla bağlantı kurmayı öğrenir. Daha bütünsel hale gelir, daha önce mesafeli tuttuğu bir parçasını bütünleştirir. Onu "kurtaran" şeyin ne olduğunu anlatmanın bir başka yolu da, aynı günü tekrar tekrar yaşamamaya çalışmak yerine, her güne yeni bir şey katmayı ve aynı şekilde her tekrarlanan günde yeni bir şey aramayı öğrenmesi olarak adlandırmaktır. Bir başka yol ise, kaderini kabul etmesi ve onu anlamaya ve en iyi şekilde değerlendirmeye çalışması, kendini ona teslim etmesidir. Yaşadığı şey bir anlamda bir “tövbe”, yani kişiliğinin yeniden yönlendirilmesidir ve bir "dönüşüm"dür.

Filmi anlamanın bir yolu da onu Hz. Mevlana’nın bir dörtlüğünde ifade ettiği hakikatın ışığında düşünmekten geçer;


"Deliliğin eşiğinde yaşadım,

sebepleri bilmek istedim,

bir kapıyı çaldım. Açıldı.

Gördüm ki içeriden çalmaktaydım!"... (Hz. Mevlana)


Meşhur düşünür Roland Barthes, Groundhog Day filmi beyazperdeye düşmeden önce , filmin çözümüne dair yazılar kaleme almış. Özellikle “okuma” ve “tekrar okuma” sürecine değinerek belirttiği şey şu olmuş;


Yeniden okuma, toplumumuzun ticari ve ideolojik alışkanlıklarına aykırı bir işlemdir; bu alışkanlıklar, bir öykü tüketildikten sonra onu 'atıp' başka bir öyküye geçmemizi, başka bir kitap satın almamızı ister... Yeniden okuma, burada en başından önerilmektedir, çünkü yalnızca bu, metni tekrardan kurtarır. (Yeniden okumayı başaramayanlar aynı öyküyü her yerde okumak zorunda kalırlar).


Bu anlamda Murray'nin karakteri, aynı hikayeyi her yerde okumanın tekrarından kurtulana kadar Groundhog Day'i “yeniden okumaya” zorlanır. Hayatını yeniden okur, hikayesini yeniden yazar; yaşamını & vaktini yeniden “değerlileştirir” ve böylece daha önce hiç sahip olamayacağı kadar derin ve insani bir yetkinlik kazanır.


Bu film, sorunlarımızı çözdüğümüzü sanma, kaderimizin ve ruhumuzun kontrolünü ele aldığımızı zannetme yanılgısına düşenler için adeta bir sinematik derstir. Başlangıçta Phil, her günün tekrarıyla yalnızca kendi çıkarını düşünür, sorunlarını “geçici çözümlerle” atlatabileceğini sanır; karanlık yanlarını görmezden gelir, gerçek dönüşümü ertelemeye çalışır. Groundhog Day, bize sanal tekrarın kısır döngüsünden çıkmanın mümkün olduğunu gösterir, ancak özgürleşmenin kolay olmadığını da hatırlatır.


Filmin mesajı, deneyimin tekrarı olmadan farkındalığın, bilincin ve gerçek dönüşümün mümkün olmadığını vurgular.


“Sen (gerçeği) hatırlatmaya devam et! Şüphesiz ki hatırlatmak müminlere yarar sağlar”. (Zariyat, 55)

Ego, sürekli olarak “hatırlayacağım, tuzaklardan kaçınacağım” diyerek bizi oyalarken, tekrarın ritmi bize unuttuğumuz dersleri yeniden hatırlatır. Disiplin, uygulama ve ritüel -yani düzenli tekrar- olmadan, gerçek öğrenme ve değişim gerçekleşmez. Phil’in dönüşümü, aynı günün defalarca yaşanmasının, farkındalık ve şefkat yolunda bir öğretmen gibi işlediğini gösterir: hatırlamak ve değişmek, ancak tekrar ve bilinçli katılım ile mümkün olur.


Ruhumuza, psişenin gerçekliğine, bir tür ritüel tekrar yoluyla, hatırlamaya, geri çağrılmaya olan ihtiyacımız asla bitmez. Eğer bilinçli olarak bir tür ritüel tekrara, bir tür hatırlama ve hatırlatmaya, 'benliğimizi' Öz’e yeniden yönlendirmeye katılmazsak, hayat aynı dersleri tekrar tekrar önümüze koymanın daha değişik yollarını bulacaktır. Her sabah aynı sanal güne uyanacağız. Her hikayede aynı hikayeyi tekrar tekrar okuyacağız. Ta ki, hikayeyi tekrar okuyana, tekrar edene, altında durana, dinleyene, ilk kez görüyormuş gibi görene, hatta kollarımızda tutup sevene kadar! O zaman, hayatlarımızın lineer bir akıştan çok, iç içe geçmiş tekrarlı hikayeler olduğunu keşfedebilir ve kabul edebiliriz.


Zamanın saniye saniye, dakika dakika, saat saat, gün gün, hafta hafta, ay ay, mevsim mevsim, yıl yıl tekrar eden akışı, sanki Tanrı’nın zihninde/zihniyle örülmüş iç içe geçmiş masalsı öykülere benzer. Günlük yaşamımız, yüzeyde, düz ve boş gibi görünebilir; ama aynı zamanda o çok katmanlı, zengin bir ritüel, bilinçli bir tekrar ve ruhani bir uygulama alanı olabilir. Derslerimizi, tıpkı bir öğrencinin defalarca tekrar ettiği alıştırmalar gibi, tekrar tekrar yaşarız; çünkü öğrenme ve büyüme sürecimiz iniş çıkışlarla ilerler, küçük parçalar halinde, her “şimdi”de, hayatın bize sunduğu anları içimize çekerek ve dikkatle deneyimleyerek gerçekleşir.


“Kur-an’ı ağır ağır, üzerinde düşünerek oku.” (Müzzemmil, 4)

Barthes’in “tekrar okuma” kavramında olduğu gibi, tekrar eden mantralar ve ritüelistik müzik ayinleri de (Örn. Mevlevi Ayin-i Şerifi* gibi) bizi her anı taze bir şekilde deneyimlemeye davet eder. Sesin, ritmin ve tekrarın içinde kaybolmak, zihni ve bedeni mevcut ana odaklar; geçmişin yükünden ve geleceğin kaygısından özgürleştirir. Böylece her tekrar ruhu uyandıran, farkındalığı derinleştiren ve içsel dönüşümü mümkün kılan bir ritüel haline gelir.


*Mevlevi Sema Töreni, tasavvufi bir ritüel olarak Allah’a ulaşma yolunun derecelerini sembolize eden, derin bir içsel ve bedensel disiplin gerektiren bir ayindir. Tören; naat, ney taksimi, peşrev, Devr-i Veledi ve dört selam gibi birbirini tamamlayan bölümlerden oluşur ve her aşaması sembollerle doludur. Semazenler, belirli bir eğitim sürecinden geçtikten sonra, elleri ve kolları açık, dönerek bu ritüeli icra eder; sağ el Tanrı’dan feyz almayı, sol el ise bu feyzin dağıtılmasını temsil eder. Ayin boyunca dönmek, tüm yönlerde Allah’ı seyretmeyi, ayak vurmak nefsin isteklerini alt etmeyi, kolları açmak ise ilahi aşk ve teslimiyeti simgeler.

 

Ritüeli Terk Etmek


Hz. Mevlana zamanında sema, belirli bir ritüel veya kural dizisine bağlı değildi; doğrudan aşk ile, kendiliğinden gelen bir ibadet ve adeta doğaçlama bir tefekkür olarak yaşanıyordu. İnsanlar, aşkın ve ilahi hatırlamanın getirdiği doğallıkla semaya katılıyordu. Sultan Veled ile birlikte sema, belirli bir ritüel biçimine kavuşturuldu, bir anlamda “kurumsallaştı”.


Peki bu ritüelleri hiç bilmeyen, mevlevi yolunun adetlerinden bir haber olan kimse sema etmeyecek mi? Gönülden gelen iştiyake, samimi bir aşka ne engel olabilir? Tüm ritüeli “bypass” ederek nihai durağa belki de anda vardıracak aşk bineği geldi mi kaçırılır mı hiç?


“Vahşi din, düşünülerek değil, dans edilerek ortaya konan bir şeydir.” Robert Ranulph Marett

İşte bu bağlamda ritüeli önemlileştirirken onu putlaştırmamak gereğinin altını bir kez daha çizmek gerektiği kanısındayım. Evrensele doğru giderken ritüellere dönüş ve ritüeli Barthes’ci anlamda “yeniden okuma” yapabilme becerisi ne kadar önemli ise, bir noktada ritüeli “terk etmek” de o kadar gereklidir belki de.


Ancak bu terk ediş onu faydasız kılmak, azımsamak için değil, aksine onu, onunla aşmak için. Yani ritüeli terk etmek, ona bağımlı kalmadan özünü ve işlevini içselleştirmek demektir.

Bir an gelir ki artık ritüelin biçimine veya tekrarına sıkı sıkıya bağlı olmadan, onun sunduğu farkındalık, odak ve ruhsal derinliği kendi içinde deneyimleyebiliriz. Ritüelin mekanik tekrarlarını bırakmak, kişiyi bir şeye “bağımlı olmaktan” kurtarır ve ritüelin ruhunu, yani bilinçli farkındalık ve dikkatle yaşamayı, günlük hayatın akışına taşımayı mümkün kılar. Böylece ritüel, sadece belirli bir zaman veya mekana bağlı bir uygulama olmaktan çıkar; kişinin her anına nüfuz eden, doğal bir hatırlama ve ruhani farkındalık haline dönüşür.


Bu temel müzikal icradan, yoruma, özgün doğaçlamaya ve akış durumuna geçiş gibidir. Gerçek akış ancak belirli bir temel var ise mümkün olur. Temelsiz akış, kakofonidir.

 

 Emrah Akbalaban

 

 
 
 

Yorumlar


© 2024 by Conscious Business.

  • Black Instagram Icon
bottom of page