Müziği Aramak 9: Ton ya da Karar Ses Üzerine
- Emrah Akbalaban

- 7 gün önce
- 12 dakikada okunur
Klasik Tanım:
Müzikte ton, bir eserin hangi temel nota (karar sesi) üzerine kurulduğunu ve hangi diziye (majör/minör) göre şekillendiğini belirleyen, müziğin duygu ve yapısını (key) ifade eden temel kavramdır. ‘Do Majör’ veya ‘La Minör’ gibi ifadelerle belirtilir; genellikle parçanın nereden başlayıp, nerede biteceğini veya baskın sesleri tanımlar.
Başka bir ifadeyle müzik hangi ses etrafında “evine dönüyorsa” o ses tondur. Eser çoğu zaman bu notada başlar ve bu notada nihayete erer (karar sesi). Örneğin bir eser ‘Re’ sesinde karar veriyorsa, ‘Re’ tonu, ‘La’ sesinde bitip oraya yerleşiyorsa, ‘La’ tonundadır diyebiliriz.
Ton, yerçekimi merkezi gibidir. Diğer sesler dolaşır ama sonunda o merkeze çekilir. Bir eserde sesler arasında dolaşıldığında bazı sesler gerilim yaratır, bazıları ise rahatlatır. Bu rahatlama genellikle tonun duyulmasıyla olur.
Bunun yanısıra ton, müzikal “kimliği” belirler. Bir parçanın tonu değiştiğinde aynı melodi farklı bir karakter kazanabilir. Örneğin aynı eser Re tonunda söylendiğinde rahat olabilir, ama ‘Fa’ tonuna alınırsa daha tiz ve güçlü hissedilebilir. Bu yüzden koro çalışmalarında veya icrada “eseri bir ton aşağı alalım” veya “bir ton yukarıdan söyleyelim” gibi ifadeler kullanılır.
Özetle, ton sadece teknik bir terim değildir. Dinleyici üzerinde duygusal bir etki oluşturur. Örneğin, bazı tonlar parlak ve açık, bazıları daha içe dönük, bazıları derin ve ağır hissedilebilir. Bu yüzden besteciler ton seçimini çok bilinçli yaparlar.
Türk musikisinde “ton” kelimesi yanı sıra “karar sesi”, “perde”, “ahenk” gibi kavramlar da kullanılabilir.
Tasavvufi Yorum:
Tonu teknik olarak bir eserin dönüp dolaşıp yerleştiği merkez ses olarak tanımladık. Melodi uzaklaşır, gerilir, başka seslere uğrar; fakat sonunda tekrar o merkeze döner. Bu yüzden ton sadece bir nota değil, müziğin içindeki bir tür ‘eve dönüş’ duygusudur diye bahsettik. Bu kavramı tasavvufi bir perspektifle açmak için, benzer biçimde onu “varoluşsal bir merkez” olarak yorumlayabiliriz. “Ruhun dönmek istediği yer”…
“Asıl yurdundan uzak düşen biri, kavuşma zamanını bekler geri.” Hz. Mevlana
Müziğin belirli bir ton etrafında seyretmesi olgusu, insanın varoluş yolculuğuna şaşırtıcı derecede benzer. Ruh da hayatın içinde birçok halden geçer; fakat içten içe hep kendi hakikatine, yani aslına dönmek ister. Yani ton dediğimiz sanki varoluşun bir sırrını söyler: her şey bir kutup etrafında döner, her ses sonunda kendi kararına varmak ister.
Bu anlamda ton, bir anlamda melodinin kaybolmasını engelleyen içsel merkezdir. Ruhun hakikatini hatırlatan bir karar noktasıdır.
Hz. Pir Mevlana ‘her cüz aslını, küllünü arar’ hakikatini eserlerinde sıkça hatırlatır. Keza Mesnevi’nin ilk 18 beyiti bu “gurbette” oluş ve yeniden merkezine dönüş hikayesinin özetinden başka nedir?
“Cüz, ‘küll’ün yanında karar eder.” Hz. Mevlana
Bu manada ton külli iradenin bir yansıması gibidir; sesler belirli bir tonun etrafında dolaşırken aslında kendi bütünlüklerini ararlar. Çünkü merkezden uzaklaşan her ses bir geziye çıkar, bir açılım sunar, örtük ya da açık bir gerilim taşır. Karara varıldığında ise bu gerilim çözülür. Parça bütünü, ses kararını, insan ise aslını arar. Bir benzetme yapmak gerekirse;
Melodi → hayat yolculuğu
Gerilimli sesler → nefsin halleri
Karar sesi (ton) → hakikat / asıl
Çözülme (resolution) → teslimiyet
Söz konusu maneviyat olunca, külli olan dendiğinde tek bir merkezi referans akla gelir. “O/hüve” deriz mesela; yani her şeyden yüce olan, adlandırılamayan o mutlak Hakikat, zat… Tüm bu kainat senfonisinin ana tonu, karar sesi, kendisiyle her şeyin anlamlı hale geldiği o mutlak referans noktası… Bir yandan da müzikte tek değil, bir çok ton var. O halde nasıl oluyor da, ton kavramını külli olan ile bir tutabiliriz?
“Bir çok” olabilen “ton”, ne manada bir “merkez” olma özelliği taşır? Veya o “merkez” ise nasıl “bir çok” olabilir?
“Her Şeyi Kendi Merkezinde Bırakırdım”
İstanbul’un manevi mimarlarından biri olan Merkez Efendi (Musa Muslihuddin) Hazretleri’nin o meşhur lakabını nasıl aldığını anlatan kıssa, tasavvuf dünyasının en zarif “idrak” ve “teslimiyet” derslerinden biridir.
Hikaye özetle şöyle gelişir:
Sınav: "Dünyayı Yeniden Yaratsaydın Ne Yapardın?"
Merkez Efendi, Kanuni Sultan Süleyman döneminin büyük mürşidi Sümbül Sinan Efendi’nin talebesidir. Bir gün Sümbül Efendi, talebelerini imtihan etmek ve aralarındaki farkı görmek için onlara şu soruyu yöneltir:
"Evlatlarım, eğer Cenab-ı Hak bu alemin idaresini ve dizginlerini bir anlığına sizin elinize verseydi, neyi değiştirirdiniz? Dünyayı nasıl yeniden kurardınız?"
Talebelerden her biri kendi meşrebince ve iyiniyetince cevaplar vermeye başlar:
Kimi, “Bütün kafirleri imana getirirdim” der.
Kimi, “Dünyadaki tüm kötülükleri, içkiyi, kumarı ve zulmü bir anda yok ederdim” der.
Bir diğeri, “Hiç kimsenin fakir kalmamasını sağlar, her yere bolluk getirirdim” der.
Sıra Musa Muslihuddin Efendi’ye gelince, o büyük bir edep ve sükunetle başını öne eğer ve şu tarihi cevabı verir:
“Efendim, bendeniz her şeyi olduğu hal üzere, yani 'merkezinde' bırakırdım. Zira her şey o kadar yerli yerinde ve mükemmel bir nizam içindedir ki, bir şeyi değiştirmek eksiklik olurdu. Murad-ı İlahi neyse o olur, mülkün sahibi neyi takdir ettiyse en güzeli odur.”
Bu cevap üzerine hocası Sümbül Sinan Efendi çok memnun olur ve gülümseyerek şöyle der:
"Aferin Musa! Demek her şeyi merkezinde bırakırdın... Haydi bakalım, adın bundan sonra Merkez Muslihuddin olsun."
O günden sonra adı “Merkez Efendi” olarak kalmış ve bu isimle meşhur olmuştur.
Bu anlatının, İslam tasavvufunda bir anlamda “rıza makamı”nı temsil ettiğini söylemek yanlış olmaz sanıyorum. İnsanın kendi kısıtlı aklıyla “daha iyi olurdu” dediği her şeyin ardında, aslında Allah’ın sonsuz hikmetiyle kurulmuş muazzam bir denge vardır. Merkez Efendi, var olan her şeyin (hayır veya şer görünsün) ilahi bir merkez etrafında, kusursuz bir nizamda döndüğünü fark etmiştir.
O halde ton kavramı gerçekten daha da ilginç bir hal alır.
Tasavvufi bir perspektifte tonu tek bir merkeze indirgemek eksik olur; zira her bir nota, kendi fıtratına mahsus bir 'Rab' tecellisi taşır ve bu yönüyle her an yeni bir merkezin doğumuna işaret eder. Eğer ilahi senfoniyi sadece tek bir 'karar sesine' mahkum edersek, 'Alemlerin Rabbi'nin her zerredeki eşsiz titreşimini ve pantonal zenginliğini ıskalamış oluruz. Bu noktada arifler şöyle söyler; gerçek idrak sabit bir merkeze tutunmak değil, her noktanın merkez olduğu o muazzam dairenin içinde, hiçbir yere ait olmadan her yere dahil olabilmektir.
Başka bir ifadeyle hem bir mutlak merkez, hem de her bir varlığın ‘kendi’ merkezi vardır.
Gerçi bu ikisi ayrı şeyler değildir; çünkü varlıklar zahirde ayrı görünseler de bir ve tek vücuda aittir. Dolayısıyla varlıkların kendi merkezleri aslında kendilerinin değildir, o tek varlığındır. O çokluğu içinde birdir, birliği içinde çok görünendir. Dolayısıyla, hem her yerde hem de hiçbir yerde olan bir “adlandırılamayan” olarak nihai Rabb’ül Alemin ile, göreceli olanı ayırt etmek gerekir.
Bu dengeyi yakalamak önemli...
Sözün özü; ton kavramı çifte bir metafor taşır:
Mutlak merkez: bütünün ve hakikatin çekim noktası.
Göreceli merkezler: her sesin veya varlığın kendi doğal çekim noktası.
Belki de ton, bir otorite gibi dayatılan tek bir merkez değil, diğer göreceli merkezlerin de merkezini kendinde bulduğu bir kapsayıcı zemin yani yasanın kendisi olarak görülmelidir.
“Çokluk İçinde Birlik” (Kesret ve Vahdet)
Bahsettiğimiz “göreceli merkezler ve onları tutan mutlak merkez” yapısı, müzikteki modülasyon (ton değiştirme) kavramına çok benzer.
Bir parça içerisinde farklı tonlara geçiş yapabilirsiniz (minörler, majörler, komşu tonlar). Her birinin kendi çekim merkezi vardır.
Ancak en nihayetinde o eser, en üstteki “ana tonda” (makro merkezde) biter.
Merkez Efendi’nin bakış açısıyla; her varlık kendi özel merkezinde (kendi fıtratında) mükemmeldir, ama tüm bu küçük merkezler Allah'ın ana “merkez” sıfatının birer tecellisidir.
Dolayısıyla burada “Rab” ve “Alemlerin Rabbi” kavramları akla gelir.
Arapça'da Rab; terbiye eden, besleyip büyüten, bir şeyi potansiyeline (kemaline) ulaştıran demektir. Tasavvuf ehli der ki: “Her varlığın kendine mahsus bir Rabbi vardır.” (Rabb-i Has).
Benzer şekilde her makamın veya her tonun kendine has bir “Karar Sesi” vardır. Örneğin, bir eser Segah makamındaysa, onun “Rabbi” (terbiye edicisi, onu hizalayan merkezi) Segah perdesidir. O eserdeki tüm “arızalı” sesler, tüm gerilimler o merkeze göre anlam kazanır.
Hakikatte her insanın, her çiçeğin, her yıldızın kendine has bir fıtratı ve o fıtratı kemale erdiren bir “çekim merkezi” (Rabbi) vardır. Merkez Efendi’nin “Her şeyi merkezinde bırakırdım” demesi, her varlığın kendi özel Rabbi tarafından en doğru şekilde terbiye edildiğini görmesidir.
“Alemlerin Rabbi” (Rabb-ül Alemin) ise, tüm bu küçük merkezlerin (özel Rablerin) bağlı olduğu Mutlak Merkez'dir, ana eksendir.
Bir senfoni düşünelim;
İçinde onlarca farklı enstrüman, farklı tonlarda modülasyonlar ve solo bölümler var. Her birinin kendi içinde bir tutarlılığı (kendi merkezi) var. Ancak tüm bu küçük merkezler, şefin bagetine ve eserin ana matematiğine (armoni yasalarına) bağlıdır.
İşte o “Armoni Yasası”nın özü, müzik açısından Alemlerin Rabbi'dir, denebilir. (Ve aslında bu yasalar tüm kutsal kitapları bünyesinde ihtiva eden Kuran-ı Kerim’de ve onun yaşayan ikizi olan Hz. Muhammed (S.A.V)’in hal ve hareketlerinde açık edilmemiş midir?)
Belki de Merkez Efendi’nin vizyonu, aslında bir “akort bozmama” eylemidir. Eğer siz bir orkestrada kemanın akorduna veya keman partisyonunun çalınacağı tonal merkeze beğenmeyip müdahale ederseniz, o keman artık kendi “Rabbi” ile olan bağını koparır ve orkestranın (Alemlerin Rabbi'nin) bütünlüğünden düşer.
Müzikte nota hareket halindeyken bir arayış içindedir; merkeze (tona) vardığında ise hareket biter, sükun başlar. O yüzden “sessizlik aslında akortlanmadır, seslerin uyumlanmasıdır” demek gerekir. Merkez Efendi, sistemin (Kainatın) tüm uyumsuzluk gibi görünen fenomenlerine rağmen zaten en mükemmel şekilde akort edildiğini gördüğü için, “Benim müdahalem sadece bu ilahi senfoniyi bozar” demiştir.
Ne yüce bir seziş…
Bu yaklaşımdan yola çıkarak şunu sorabiliriz: Müzikteki "çirkin" veya "gergin" (disonant) sesler, Merkez Efendi'nin dünyasında nereye düşer?
Tasavvufta şer ve kötü görünen şeyler, aslında merkeze (çözülmeye) gitmekte olan seslerdir. Tıpkı bir dominant yedili akorun (gerginlik), toniğe (huzur/merkez) gitmek için can atması gibi... O gerginlik olmasa, “karar sesinin” tadı anlaşılmazdı. Merkez Efendi, o gerginliğin (disonansın) bile “çözülme” için gerekli bir merkez olduğunu fark etmiştir.
Bu konunun daha geniş bir açılımı olan “kötülük problemi” hakkında olan “uyum ve uyumsuzluk üzerine” bölümünde aktarmaya çalışmıştık. Bkz: https://www.consciousbusinessturkey.com/post/m%C3%BCzi%C4%9Fi-aramak-3-uyum-ve-uyumsuzluk-%C3%BCzerine
Merkezsiz Merkez
“Merkezsiz merkez” (veya merkezi her yerde, çevresi hiçbir yerde olan daire) kavramı, hem tasavvufun (hem de müzik teorisinin) en derin paradokslarından biridir. Bu kavramı, üzerinde konuştuğumuz “Rab” ve “Alemlerin Rabbi” kavramlarıyla birleştirdiğimizde ortaya şöyle bir manzara çıkar.
Zihin, doğası gereği tutunacak sabit bir nokta, güvenli bir “ev” arar; müzikte bu bir karar sesidir, hayatta ise bir kimlik veya gaye… Ancak “merkezsiz merkez” kavramını düşünmek, bizi yerel çekim kuvvetlerinden kurtarıp sistemin bütününe, yani “Alemlerin Rabbi”nin her zerredeki tecellisine uyumlandırmak için işlevseldir, anahtardır. Bu kavram, merkezin tek bir koordinata hapsolmuş fiziksel bir “nokta” değil, dairenin her noktasında aynı anda mevcut olan bir öz veya frekans olduğunu anlatır. Tıpkı bir senfonide ana tonun sadece belirli bir notada duyulması değil, eserin her hücresindeki matematiksel dengede ve titreşimde saklı olması gibi; merkezsiz merkezde de hakikat, belirli bir yere uzak veya yakın değildir. O, her varlığın kendi içindeki “Rabbi” olarak bizzat o varlığın merkezinde titreşir; dolayısıyla merkez her yerdedir, ancak hiçbir yere hapsedilemediği için tanımı gereği “merkezsiz”dir.
Bu kavram müzikte “pantonalite” kavramını da akla getirir. Nedir pantonalite?
Klasik tonalitede bir “merkez” (tonik) vardır ve diğer her şey ona göre “gurbettedir”. Ancak modern müzikte (özellikle Schoenberg sonrası) ortaya Pantonality (her tona ait olma) diye bir kavram çıkmıştır. (“Atonal” yerine “pantonal” kavramı tüm tonların bir arada varlığına işaret eder.)
Müzikte pantonalite, tüm seslerin ve tonların hiyerarşisiz bir şekilde bir arada bulunması, yani her sesin kendi başına bir merkez (karar sesi) değeri taşımasıdır. Geleneksel tonal sistemde her nota, “ana tona” (tonik) olan uzaklığına göre bir gerilim veya çözüm değeri kazanırken; pantonalitede tek bir mutlak yerçekimi merkezi yoktur. On iki sesin her biri eşit ağırlıktadır ve müzik, tek bir “eve” dönme zorunluluğu hissetmeden sürekli bir devinim içindedir. Bu yapıda merkez artık sabit bir koordinat değil, eserin her hücresine yayılmış bir bütündür; yani hakikat tek bir notaya hapsolmamış, tüm seslerin toplamındaki o büyük armoniye dağılmıştır. Dolayısıyla bu tür bir müziği dinlediğinizde dağıldığını hissedebilirsiniz; kaotiktir. Tekinsizdir. (Doğrusu bu tür bir müziği ben de dinlerken zorlanıyorum.)
Bu tanım, Merkez Efendi’nin “her şeyi merkezinde bırakma” vizyonuyla sembolik bir paralellik kurar. Bir eserde tek bir merkezin baskısı kalktığında, her bir nota kendi başına bir “merkez” haline gelir. Sabit, diktatör bir merkez yoktur. Ancak her ses, o anki titreşimiyle kendi çekim alanını yaratır. Yani merkez “yok” değildir, her yerdedir.
Elbette bu benzetme, bu tür bir müziğin daha “yüksek” olduğunu getirmesin akla! Doğrusu çok basit, melodik bir ezgi de kompleks bir çağdaş müzik kadar müzik okyanusundan bir katredir, onun bir yansımasıdır; kendi içinde kusursuzdur, tamdır.
Mutasavvıf Cemalnur Sargut’un anlattığı bir hikaye geldi aklıma bu noktada. Kenan Rifai Hz’leri bir gün alemdeki yaratılan her şeyin kusursuzluğundan bahsediyormuş. Yanında bulunan cüce bir derviş sormuş; “efendim, ben de mi kusursuzum?” Kenan Hz’leri buyurmuş; “gördüğüm en kusursuz cücesin evladım…”
Tasavvufta bu durum “Nokta” metaforuyla anlatılır. Bir daireyi oluşturan şey pergelin iğnesini sapladığınız o “merkez” noktasıdır. Ancak dairenin üzerindeki her bir nokta da aslında o merkezdeki noktanın birer yansımasıdır. Tasavvufta “Daire”, imkanı (yaratılmış alemi), “Merkez” (Nokta) ise Hakk’ı temsil eder.
Allah’ın Zatı (Mutlak Merkez), idrak edilemez olduğu için “merkezsiz” gibidir (hiçbir yerdedir). Ancak O’nun sıfatları ve tecellileri her yerdedir (her atom bir merkezdir). Her varlığın kendi “Rabbi” (kendi özel merkezi) vardır. Ancak bu merkezler kendi başlarına buyruk değildir. Hepsi “Alemlerin Rabbi” olan o görünmez, mekansız ve “merkezsiz” hakikate bağlıdır. Başka bir ifadeyle eğer arif kişi, kendi benliğini (ego merkezini) yok etmişse, onun için artık özel bir “ben”merkezi kalmaz. O zaman her nokta, her yer onun için merkez olur. Yani merkez “yok” değil, “her yerdedir”.
İlginç bir detay da şudur: “Merkezi her yerde, çevresi hiçbir yerde olmayan daire” tanımı, aslında Orta Çağ'da çok meşhur olan “Liber XXIV philosophorum” (24 Filozofun Kitabı) adlı anonim bir esere dayanır. Bu eserde Tanrı şöyle tanımlanır:
"Deus est sphaera infinita cuius centrum est ubique, circumferentia nusquam." (Tanrı, merkezi her yerde, çevresi hiçbir yerde olmayan sonsuz bir küredir.)
İslam dünyasında bu tanım, İbn Arabi Hz. ve onun takipçileri vasıtasıyla “Vahdet-i Vücud” düşüncesinde karşılığını bulur.
Kutsal geometri açısından bakıldığında bu merkezsiz kürenin “yaşam çiçeği” formu ile ilişkisi de akla getirilebilir. Keza bu tür semboller, olayı mistifike etmek için değil, O’nu ve İnsan’ın kendi özünü tefekkür etmeye araç olmaları bakımından önemlidir.
Yaşam Çiçeği
“Merkezi her yerde, çevresi hiçbir yerde olmayan küre” tanımı, Yaşam Çiçeği (Flower of Life) sembolünün hem oluşum sürecini hem de temsil ettiği sonsuzluk hiyerarşisini geometrik bir formül gibi açıklar.
Bilindiği üzere yaşam Çiçeği, tek bir merkez noktadan (daireden) başlar. Ancak bu ilk dairenin çevresi üzerindeki her nokta, yeni bir dairenin merkezi haline gelir. Hermetik tanımda olduğu gibi; sembol genişledikçe “merkez” tek bir noktaya ait olmaktan çıkar. Her bir kesişim noktası, tüm sistemin yeniden doğabileceği tam yetkili bir merkezdir. Bu, müzikteki pantonalite gibi, her sesin kendi çekim merkezini yaratmasına benzer.
Şekil: Sonsuza Uzanan Bir Yaşam Çiçeği Formu

Yaşam Çiçeği teorik olarak sonsuza kadar genişleyebilir. Biz onu genellikle bir çemberin içine hapsolmuş şekilde görsek de, o aslında evrensel bir matrisin (ızgaranın) küçük bir kesitidir. Model sonsuza doğru açıldıkça, sistemin bir “dış sınırı” (çevresi) kalmaz. Sınır her zaman bir sonraki halkayla genişler. Dolayısıyla çevre “hiçbir yerde”dir, çünkü sonlu bir uç yoktur; sadece sürekli bir oluş hali vardır.
Yaşam Çiçeği iki boyutlu görünse de aslında iç içe geçmiş kürelerin (Vesica Piscis formlarının) izdüşümüdür. Bu kürelerin her biri, bütünü oluşturan ana kodu taşır. “Tanrı bir küredir” ifadesi, her bir atomun (küçük kürenin) aslında o büyük, sonsuz kürenin tüm özelliklerini taşıdığını söyler. Tasavvuftaki “Zerrede kürreyi görmek” hakikati budur. Her bir daire (Rab), bütünün (Alemlerin Rabbi) bir yansımasıdır.
Eğer bu sembolü bir nota kağıdı gibi düşünürseniz; her bir daire merkezi bir “ton” (Rab), tüm matris ise bu tonların üzerinde dans ettiği “merkezsiz merkez” (Alemlerin Rabbi) olur.
Özetle bu sembol, “merkezsiz merkez” kavramını görselleştirerek zihnimize bir harita sunar.
Psikolojik Çıkarımlar
Konu buraya değin, müzikte pantonalite, felsefede merkezsiz merkez, kutsal geometride yaşam çiçeği gibi kavramlarla açıldı. Peki bu kavramlar, bize ne katar? Bizimle yani insanla ilgili ne söyler ve gelişmemizde bize nasıl yardımcı olur?
Bu kavramlar aslında dış dünyayı değil, doğrudan insanın iç dünyanızın mimarisini tarif eder. Bu soyut kavramları "kendini bilme" yolculuğunda somut psikolojik araçlara dönüştürmek gerektiğini düşünüyorum.
1. Ego Diktatörlüğünden “Pantonal” Özgürlüğe
Klasik tonalitede tek bir merkez vardır ve diğer her şey ona hizmet eder. Psikolojik olarak bu, katı bir ego yapısıdır. “Ben başarılı biriyim” veya “Ben kurbanım” dediğimizde, kendimizi tek bir tona hapseder ve diğer tüm seslerimizi (merkezlerimizi) susturursunuz. İçimizdeki öfkenin, korkunun, şefkatin veya hırsın her birinin kendi “merkezi” ve kendince “haklı” bir tınısı vardır. Her biri “ben” der, kendini ben “zanneder”.
“İnsanın kalıcı ve değişmeyen bir beni yoktur. Her düşünce, her ruh hali, her arzu, her duygu 'ben' der.” G. I. Gurdjieff
Bu çok sesli kargaşada, Enneagram kişilik analizi modeli de bize her bir “ben” dediğimiz parçanın aslında birer fiksasyon (takıntı) olduğunu fısıldar. İçimizdeki o sözde kalıcı “Ben”, aslında 9 farklı stratejiden birine o anlığına tutunmuş bir maskedir.
Gurdjieff’in (Enneagram'ın modern öncülerinden) dediği gibi; insanın içinde binlerce küçük “ben” vardır. Bir an “Ben çok yardımseverim” (Tip 2) diyen ses, bir saat sonra “ben sadece huzur istiyorum” (Tip 9) diyen sesle yer değiştirir. Her biri o an sahneye çıkar, spot ışığını (bilinci) ele geçirir ve kendini bütünün sahibi sanır. Ego diktatörlüğü, bizi tek bir mizaç yapısının (tonun) içine hapseder. Eğer Tip 1 iseniz, “doğru ve yanlış” o kadar baskın bir merkezdir ki, evrendeki diğer tüm tınıları bu merkeze hizmet etmedikleri sürece “gürültü” olarak kabul edersiniz. Bu, müziğin zenginliğini tek bir notaya feda etmektir. Enneagram çalışması, “Ben 4 numarayım” demek için değil; “şu an içimdeki 4 numara melankoliyi kullanarak diktatörlüğünü ilan ediyor” diyebilmek içindir. Gerçek özgürlük (pantonalite), hiçbir merkeze takılmadan olmadan, tüm merkezleri birer imkan olarak kullanabilme becerisidir.
Uygulama: Bir kriz veya duygusal zorlanma anında kendinize şunu sorun: "Şu an çaldığım tonun farkında mıyım, bu ben miyim? yoksa bu senfoninin içinde başka merkezler / tonlar da var mı?" Tek bir merkeze saplanmamak, bizi duygusal esnekliğe kavuşturur.
2. Öz-Şefkat: “Her Şeyi Merkezinde Bırakmak”
Merkez Efendi’nin bakış açısı, modern psikolojideki radikal kabul (radical acceptance) kavramının en estetik halidir. Genelde kendimizi “düzeltilmesi gereken bir hata” olarak görürüz. Kendini bilme idraki, "Eğer bu zaafım şu an buradaysa, onun da bu sistem içinde bir merkezi, bir işlevi vardır" diyebilmektir. Kendinizle kavga etmeyi bıraktığınızda, enerjimizi “değiştirmeye” değil, “anlamaya” harcarsınız.
Uygulama: Kusur bulduğunuz bir yönünüze Merkez Efendi gibi bakın. Onu sistemden dışlamak yerine, onun da bütünün bir “doğuşkanı” (overtone) olduğunu fark edin. Bu, içsel çatışmayı bitiren en kestirme yol olabilir.
3. Yaşam Çiçeği ve İlişkisel Sınırlar
Yaşam Çiçeği’ndeki her daire, hem bağımsız bir merkezdir hem de komşu dairelerle iç içedir. Bu, sağlıklı bir “Ben” ve “Biz” dengesini simgeler. Çoğu insan ya kendi merkezini kaybedip başkasının dairesinde erir ya da o kadar kapalı bir daire çizer ki kimseyle “Vesica Piscis” (kesişim alanı) kuramaz.
Uygulama: İlişkilerinizde kendinizi bir “merkez” olarak korurken, karşı tarafın da kendi merkezinde (kendi hakikatinde) dönmesine izin verin. “Merkezsiz merkez” kavramı burada devreye girer: İlişkinin merkezi ne sizsiniz ne de o; merkez, ikinizin arasındaki o görünmez uyumdur.
4. Belirsizlikle Barışmak (Merkezsizlik)
Zihnimiz her zaman sabit, değişmez bir “kara parçası” (merkez) arar. Ancak hayat akışkandır. “Merkezsiz merkez” kavramı, insana “boşlukta dans etme” becerisi kazandırır. Sabit bir kimliğe veya sonuca tutunmak yerine, her an değişen şartlar içinde kendi dengemizi bulmayı öğreniriz.
“Belirsizlik, hayatın gerçek dokusudur. Kesinlik sadece bir yanılsamadır.” Alan Watts
Uygulama: Hayatınızda bir şeyler ters gittiğinde “eksenim kaydı” diye paniklemek yerine; evrenin o an başka bir “tonaliteye” geçtiğini ve sizin de o yeni merkezde akort olmanız gerektiğini düşünün.
Epilog: Misafirhane
İnsan kısmı bir misafirhane,
Her sabah yeni birisi gelir.
Bir sevinç, bir bunalım, bir zalimlik,
Aniden farkına varmak bir şeyin,
Hepsi beklenmedik misafir.
Hepsini karşılayıp eyle!
Evini vahşetle süpürüp,
Bütün mobilyalarını boşaltan
Bir kederler kalabalığı bile gelse.
Her geleni alnının akıyla misafir et.
Olur ki yeni bir zevk getirmek için
Boşalttılar evini.
Karanlık düşünce, utanç ve garez,
Hepsini gülerek karşıla kapıda
Ve buyur et içeri.
Minnettar ol her gelene
Kim gelirse gelsin.
Çünkü bunların her birisi
Öte taraftan bir kılavuz
Olarak gönderildi.
Mesnevi 5. Cilt- 3676: Çeviren: Vehbi Taşar. Coleman Barks “Essential Rumi”



Yorumlar