Organizasyonel Stres ve Canlılık

Beynin hiç olmadığı kadar uyarım altında! Kendini “dünyayla” kıyaslıyorsun, ister istemez yapıyorsun bunu; ben de “diğerleri” gibi yeterince deneyimliyor muyum, güvende miyim, yeterince iyi miyim, seviliyor muyum, değerli miyim, farklı mıyım, akıllı mıyım, kontrol kimde, hatta “an”da mıyım, yeterince mutlu muyum, neyim ben vb… Olduğun şeyle “olman gerektiğini düşündüğün” arasındaki o fark hep açık… Bunu kapatmak için sürekli heyecan satın almak istiyorsun. Sürekli “enerji basıyorsun.” Yalnızca fiziksel güç için enjekte edilen protein veya destek maddeleri kasdetmiyorum, yoga & meditasyon – “iyileşme sektörünün” kendisi de seni “up” tutmak için uğraşıyor sanki… Eril bir dünya yarattık; başarı, etkinlik, verimlilik, sonuç odaklı, bolca zaman baskılı… Ve “feminen” taraf can cekişiyor; dinleyen, dinlenen, alıcı, yaratıcı, neşeli ve “kutlayan” yanımız eksik… “Etkin” olmamaya izin vermiyoruz. “Eksik” olmaya izin vermiyoruz. Her birimizde “titreşen” genel enerji sanki “içinde bulunduğum şu anı değiştirmeliyim”den ibaret, fark et. Sürpriz değil, bu çağda stresle depresyon el ele ilerliyor. Kabul edilmeyen, baskılanan, değiştirilen, ötelenen depresyon; “soğuk depresyon” diyelim… Ya sürekli uyuyorsun, ya uykunu alamıyorsun, sınırlı, küçük, ayrı, ihmal edilmiş hissediyorsun, sabırsızlık artıyor, bağımlılıklar da öyle… Sadece patlamaya yakınken keşfedilen sinirsel ataklardan ibaret değil stres; boşluk, anlamsızlık duyguları, ilgisizlik veya kendini kanıtlama isteği, toleranssızlık, kendini yalıtma, sürekli “sarkazm” modu, kusur bulma, güvensizlik, ağlama atakları, histerik gülme atakları, anlaşılamama hali, yeni fikirlere kapalılık, veya aklı havadalık, zayıf konsantrasyon, her biri gösterge… Bedensel düzeyde ise hazımsızlık & sindirememe, uykusuzluk, yorgunluk vs. devam ediyor bu liste…


... ve Amerikan Psikoloji Derneği’nin istatistiklerine göre ve stres kaynaklarının başında iş ortamı geliyor. (%74)


Organizasyonlarda Durum Ne?


Yapılan araştırmalar kadınların erkeklere göre daha stresli olduğunu, stres nedenlerinin başında yöneticiyle yapıcı olmayan ilişkiler ve etkisiz şirket içi iletişim olduğunu söylüyor. Buna değersizlik hissi de eşlik ediyor elbette; çalışanların %57’si “şirket bizi düşünmüyor” diyor. Çalışanların %63’ü stres dolayısıyla işten çıkmaya hazır. %30’dan fazla çalışan kafein ve sigara kullanımını arttırdığını belirtiyor. Çalışanların %50’si “bağlı” değil ve Türkiye gibi ülkelerde de Amerika’da olduğu gibi GİG ekonomiye katılım oranları yavaş yavaş artıyor... (Amerika’da çalışanların %56 buna katılabileceğini ifade ediyor ki epey yüksek bir oran). İşin ilginci insanların %70’i destek almak iyi olur derken, yalnızca %7’sinin buna dair bir girişimi var. Çalışanların %60’ı konudan işverene bahsedebilmiş bile değil… Stres sindirilemeden birikmeye ve ortalığı “kirletmeye” devam ediyor. “Organizasyonun Kültürel Toksisitesi” diye bir kavram var. Google Trend’de “Toxicity in Workplace” diye arattığımda son 10 yılda hızla moda olmaya başladığını gördük. Bazı göstergeleri şunlar;


  • Savunmalar ve alınganlıkların artması

  • İşbirliğinin azalması

  • Takım ruhunun oluşmaması

  • Hatalar ve başarısızlıklar için başkalarının suçlanması

  • Daha zor işlerden kaçınılması

  • Şikayetlerin artması & dedikoduların başlaması

  • İş kalitesinin düşmesi & zaman planlarına uyulmaması

  • «Bu benim işim değil»lerin başlaması

  • Başkalarından gelen olumsuz geribildirimlerin artması

  • Masadan uzaklaşmaların ve işe geç kalmaların artması

  • İşi geliştirmeye yönelik proaktif düşüncelerin azalması gibi…


Türkiye’de de şirketlerin büyük bir çoğunluğu bu göstergelerden bir çoğuna güçlü derecede sahip. İşin ilginç yanı herkes buna o kadar alışmış ki konuşmuyoruz bile.


Stres’in İyisi Kötüsü…


Stres illa ki kötü mü? Hayır, çünkü hiç olmadığı zaman da olmuyor. Şu bildik stres seviyesi – performans eğrisi -ki aşağı yukarı bir çan eğrisi oluyor- optimum performans için stresin de belirli bir seviyede olması gerektiğini söylüyor. Azı sıkılmaya, fazlası da “devrelerin yanmasına” neden oluyor. Akış teorisinin sahibi Prof. Dr. Mihaly Csikszentmihalyi'nin mutluluğu araştırmaya adanmış 25 yıllık çalışmasının bir sonucu olan “AKIŞ: Mutluluk Bilimi” kitabında da aynı şeyden bahsediliyor; “mutluluk kontrolsüzce bir haz arayışından değil, bilinçli bir adanmışlıktan ve belirli derece bir zorluktan (confrontation) geçiyor.”

Organizasyonlar açısından bakınca da durum benzer; gelişme için disiplinli olarak icra edilen “sağlıklı çatışmalar” şart. İşgücü çeşitliliğinin (diversity) gerekliliğinden biri de bu aslında; farklı bakabilen & karşı koyabilen kişilerden oluşan takımlar yaratmak… Artık bunu ölçmek de mümkün, bunun için oluşturulmuş modeller & araçlar var.

Sağlıklı çatışmayı toksik çatışmadan ayıran temel unsur ise “güven”. Hem bireysel, hem organizasyonel hem de tabii ki toplumsal seviyede bu böyle... Biribirine güvenen bireyler karşılıklı tartışmalarında “savunmacılığı” bir kenara bırakabiliyor, “kim haklı” derdine düşmüyor. Güvensizlik ise “temel korkuları” tetikliyor ki bu bizi stresli kişiliğe, Maslov hiyerarşisinin ta en altına; “hayatta kalma” moduna, temel değerlerimizi zorlayan “kaç veya savaş” moduna geri sokuyor; milyonlarca yıldır olduğu gibi…


Stres ve Sen


Stres yaratan nedenler aynı olsa bile herkes aynı yanıtı vermiyor. Kimi daha olgun, kimi yoğun duygularla, kimi “hayvani dürtülerle” karşılıyor durumu… Stres yanıtı bunun adı, zihinsel, duygusal ve fiziksel düzeyde strese verilen tepki. (Stres anında beyinde ve vücutta neler olup bittiğini izlemek için videoya tıklayabilirsiniz. Bireysel olarak “stres yanıtının” olgunluk seviyesini anlamak için de güzel bir envanter var, ilgilenen olursa…)



Bu aslında beynin dışarıdan içeriye 3 ana kesiti ile paralellik gösteriyor; düşünen neokorteks, limbik sistem ve sürüngen beyin… Stresi yönetmek için bu 3 katmanı da tanımak gerekiyor. Sürekli konuşan “maymun zihni” yakalamak, duygusal olarak seni “neyin tetiklediğini” anlamak ve bununla ilişki temel korkuları ve “hayatta kalma mekanizmalarını” anlamak… Araştırmalar gösteriyor ki bilinçli farkındalık arttıkça “stres yanıtı” da daha olgun bir noktaya geliyor. Dolayısıyla gidilecek doğru adresi bulduk gibi; “farkındalık”. Ama nasıl?

Uyaran ile tepki arasında bir boşluk var. Bu boşlukta -bilinçli- bir yanıt verme gücü yatıyor. -Reaksiyondan ziyade- işte bu yanıt bizi büyüten ve özgürleştiren... Victor Frankl

Ben, Ben’i Bilebilir mi?


İş hayatında “mindfulness” akımı güzel, bir çok insana ilham oluyor. Dikkati “an”a getirmek, şimdiki zaman farkındalığını arttırmak, yargılayıcı olmadan ve “kaygılı ben”i işin içine katmadan olanı olduğu gibi görmek ve “özgür seçimler” yapabilmek üzerine söylenebilecek çok şey var.… Bahsedeceğim şey ise bunun ötesinde; kişiliğin temel katmanlarına doğru bir sondaj. “Gevşeme ve esnemeden” evvel katharsis!


Ben kimim, bilişsel dikkatim – “alıcılarım” genelde nerede yoğunlaşıyor, strese girmemde beni ne tetikliyor, hangi derin korkulara sahibim, kendimde kabullenemediğim ne, strese girince neye dönüşüyorum, tepkilerim nasıl karşı tepkilere dönüşüyor ve bu döngüden nasıl çıkarım? Enneagram bunun için muhteşem bir harita sunuyor. Genel olarak bakmak gerekirse her ana tipin temel stres tetikleyicisi ve stres altındaki "otomatik" davranış kalıpları alttaki görsellerde... (Elbette bu bir genel resim ancak kişi Enneagram tipini keşfettikçe bu yolculukta daha fazlasını keşfediyor).

Özetle mesaj şu; stresin git gide arttığı bir çağda onu, etkilerini iyi tanımak ve ona vereceğimiz tepkiyi yönetebilmek için kendi üzerine çalışmak... Enneagram'la veya başka bir araçla farketmez, ancak bunu yaparken kendi "karanlığına" inmekten çekinmemek ve kendine dürüstlük... (Bu ara moda olan Atiye dizisine de atıfla belki de...) :)

Yük sizi yıkmaz, ama taşıma biçiminiz yıkar. Lou Holtz - Amerikan Futbolu Oyuncusu

Emrah Akbalaban

14 görüntüleme

© 2023 by Conscious Business.

  • Black Instagram Icon